
Konya’nın Kanlı Sonbaharı: Delibaş İsyanında Korku, İktidar ve Kardeş Kavgası
"Konya’nın 1920 sonbaharında yaşadıkları" Mahir Saye yazdı..
Konya, 1920: Cephe Gerisinde Bir Kardeş Kavgası
Millî Mücadele denildiğinde akla önce işgal orduları, cepheler ve bağımsızlık için verilen savaş gelir. Oysa 1919–1922 yılları arasında Anadolu’da mücadele yalnızca işgalcilere karşı yürütülmüyordu. Ankara’da kurulan yeni yönetim, içeride de otoritesini kabul ettirmek zorundaydı. Eski düzenin temsilcileri, yerel güç sahipleri ve merkezî yönetime direnen silahlı topluluklarla yaşanan çatışmalar, bağımsızlık mücadelesinin ağır yüklerinden biriydi. Ekim 1920’de patlak veren Konya İsyanı, diğer adıyla Delibaş Mehmet Ayaklanması, bu çatışmaların en sarsıcı örneklerinden oldu.
Konya’da yaşananları yalnızca bir “hainlik” hikâyesine indirgemek, ayaklanmanın nasıl ortaya çıktığını anlamayı güçleştirir. Uzun savaşların yorgunluğu, geçim sıkıntısı, asker kaçaklığı, dinî ve siyasi propaganda, yerel iktidar hesapları birbirine eklenmişti. Ankara’nın otoritesinin henüz tam olarak yerleşmediği bir dönemde bu şartlar, silahlı bir hareketin gelişmesine elverişli bir ortam oluşturdu.
Dönemin kaynakları da olayın farklı yüzlerini gösterir. Resmî askerî yazışmalarda Ankara’nın güvenlik kaygıları, hatıratlarda insanların yaşadığı korku, mahkeme kayıtlarında soruşturmalar ve cezalar öne çıkar. Yabancı raporlar ise gelişmelerin dışarıdan nasıl değerlendirildiğini anlamaya yardımcı olur. Ancak hiçbir belge, tek başına bütün gerçeği anlatmaz. Her kaynak, yazıldığı şartlar ve onu kaleme alan kişinin konumu gözetilerek okunmalıdır.
Savaşın Ardından Kalan Yorgunluk
Konya ve çevresi, 1911’de başlayan Trablusgarp Savaşı’ndan itibaren Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı’nın yükünü taşımıştı. Anadolu’nun pek çok yerinde olduğu gibi burada da yıllarca süren seferberlik, ailelerin geçimini ve köy hayatını zorlaştırmıştı. Erkeklerin uzun süre silah altında kalması, tarımsal faaliyetleri sürdürmeyi güçleştiriyor; savaşın getirdiği kayıplar ve ekonomik sıkıntılar gündelik hayatı etkiliyordu. Konya’ya özgü nüfus ve üretim kayıplarının boyutunu belirlemek ise ayrı bir inceleme gerektirir.
Mondros Mütarekesi’yle savaşın sona erdiğini düşünenlerin bir bölümü için yeniden asker toplanması, sonu belli olmayan başka bir savaşın başlangıcı demekti. Yıllardır süren seferberlikten bunalan insanlar arasında yeniden silah altına alınma korkusu vardı. Asker kaçakları ve çevrede dolaşan silahlı gruplar da bölgedeki güvenlik sorununu büyütüyordu.
Askerî ihtiyaçların karşılanması için halktan istenen malzeme ve hizmetler, mevcut geçim sıkıntısına yeni yükler ekliyordu. Burada sık yapılan bir tarih hatasını düzeltmek gerekir: Konya İsyanı’nı Tekâlif-i Milliye emirlerine tepki olarak anlatmak mümkün değildir. Ayaklanma Ekim 1920’de çıktı; Tekâlif-i Milliye emirleri ise 7–8 Ağustos 1921’de yayımlandı. İsyan öncesindeki hoşnutsuzluk, daha önceki vergiler, askerlik yükümlülükleri ve malzeme toplama uygulamaları çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Yoksulluk, ayaklanmanın tek sebebi değildi. Fakat savaşın ve geçim derdinin yıprattığı bir toplumda, yeni yükümlülüklere karşı tepki daha kolay büyüyebiliyordu. Siyasi ve dinî propaganda da bu huzursuzluktan yararlanıyordu.
İstanbul ile Ankara Arasında
1920’de Anadolu’da iki ayrı siyasi otorite bulunuyordu. İstanbul Hükûmeti, meşruiyetini padişah ve halifeden aldığını savunuyordu. Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi ise millet iradesini ve bağımsızlık mücadelesini temsil ettiğini ilan etmişti. Aralarındaki çekişme, yalnızca yöneticiler arasında kalmıyor; kasabalara ve köylere kadar uzanıyordu.
Özellikle Damat Ferit Paşa hükûmeti ve Millî Mücadele’ye karşı çıkan çevreler, Ankara hareketini padişaha ve halifeye başkaldırı olarak gösteriyordu. Kuvâ-yı Milliye’ye katılmanın dinen yanlış olduğu, İstanbul’un barış yolunu seçmesine rağmen Ankara’nın halkı yeniden savaşa sürüklediği yönünde propaganda yapılıyordu. Bu söylem, saltanata ve hilafete bağlılık duyan insanlar üzerinde etkili olabiliyordu.
Konya’da Hürriyet ve İtilaf çevreleriyle Zeynelabidin Efendi’nin taraftarlarının faaliyetleri bu bakımdan önemlidir. Nutuk’ta da Zeynelabidin çevresinin Konya ve dolaylarındaki ayaklanmalarda oynadığı role dikkat çekilir. Asker kaçaklarının, yeniden savaşmak istemeyenlerin ve merkezî yönetime karşı duran bazı yerel grupların katılımıyla huzursuzluk silahlı bir harekete dönüştü.
Bütün bunlar, Konya halkının tamamının Millî Mücadele’ye karşı olduğu anlamına gelmez. Şehirde Ankara’yı destekleyen subaylar, memurlar, din adamları, eşraf mensupları ve gönüllüler de vardı. Konya, ayaklanmanın ardından Batı Cephesi’nin ikmal ve hazırlık faaliyetlerinde önemli bir merkez olmayı sürdürecekti.
Delibaş’a Verilen Görev
Delibaş Mehmet, belirgin bir siyasi programın etrafında hareket eden bir fikir adamından çok, kırsalda nüfuz sahibi silahlı bir yerel liderdi. Daha önceki karışıklıklarla da ilişkilendirilen Delibaş’a, Konya Valisi Haydar Bey tarafından Millî Mücadele adına kuvvet toplama görevi verilmişti.
Bu görevlendirmenin arkasındaki bütün hesapları kesin olarak bilemiyoruz. Ancak sonuç açıktır: Delibaş, resmî makamlarla kurduğu ilişki sayesinde silahlı adam toplamak için daha geniş bir hareket alanı buldu. Topladığı kuvveti kısa süre sonra Ankara’ya karşı kullandı.
Nutuk’un verdiği bilgiye göre Delibaş, yaklaşık 500 asker kaçağını etrafına toplamıştı. Çumra’nın Alibeyhöyüğü köyünde bir araya gelen silahlı grup, 2 Ekim akşamı harekete geçti; 2/3 Ekim gecesi Çumra basıldı. İdare ele geçirildi ve Konya ile haberleşme kesildi. İsyancılar 3 Ekim sabahı Konya’ya girdiler.
Şehirde resmî makamlar ele geçirildi, cezaevindeki tutuklular serbest bırakıldı ve isyancılar kendi yöneticilerini tayin etti. Bununla birlikte Konya’ya girilmesi, bütün direnişin aynı anda sona erdiği anlamına gelmiyordu. Jandarma Mektebi’nde ve Alâeddin Tepesi’nde direnen kuvvetler vardı; çatışmalar sonraki günlerde de sürdü.
Şehrin kısa sürede isyancıların hâkimiyetine girmesinde, Delibaş’ın topladığı kuvvet kadar yerel yönetimin hazırlıksızlığı ve mevcut askerî gücün yetersizliği de etkiliydi. Ayaklanma ihtimaline ilişkin söylentiler ve uyarılar bulunmasına rağmen bunların önünü kesecek ölçüde hazırlık yapılmamıştı.
Şehre Yayılan Korku
İsyancılar, başta jandarma mensupları ve subaylar olmak üzere Millî Mücadele taraftarı saydıkları kişileri hedef aldı. Öldürmeler, darp ve yağma olayları yaşandı. Bazı subayların evlerine saldırıldı; şehirdeki çatışmalarda askerler ve görevliler hayatını kaybetti.
O sırada Konya’da bulunan Hâkimiyet-i Milliye muhabiri Ensari Bülend Bey de isyancıların eline düşenler arasındaydı. Hatıratına göre Jandarma Mektebi’ndeki direnişe katılmış, binanın düşmesinin ardından esir alınmıştı. Dövülerek soyulmuş ve diğer esirlerle birlikte Piri Paşa Dergâhı’na götürülmüştü.
Daha sonra esir kafilesi, öldürülmek üzere şehir dışındaki bataklık bir alana çıkarıldı. Ensari Bülend Bey’in anlatımına göre Delibaş Mehmet, Saraç Kemal’in aracılığı üzerine esirlerin öldürülmesini önledi. Fakat ölümden kurtulmalarıyla serbest kalmaları aynı anda gerçekleşmedi. Şehre dönüş yolunda, Konya’ya askerî kuvvetlerin girdiğini öğrenen muhafızlar esirleri bırakıp kaçtı.
Bu hatırat, ayaklanmanın şehirde yarattığı korkuyu yakından hissettirir. Yine de anlatıcının konumunu gözden kaçırmamak gerekir. Ensari Bülend Bey, Ankara hareketini destekleyen bir gazetenin muhabiriydi ve isyancıların şiddetine doğrudan maruz kalmıştı. Tanıklığı değerlidir; diğer belgelerle karşılaştırılarak okunması, olayların daha sağlam değerlendirilmesini sağlar.
Konya’nın Geri Alınması
Konya’nın kaybedilmesi, Ankara için yalnızca yerel bir güvenlik sorunu değildi. Demiryolu ve ikmal bağlantıları nedeniyle şehir, Batı Cephesi’nin gerisinde önemli bir yere sahipti. Buradaki ayaklanma, cepheye uzanan ulaşım ve destek düzenini de tehdit ediyordu.
Derviş Bey komutasındaki kuvvetler Afyonkarahisar ve Kütahya yönünden bölgeye sevk edildi. Ankara’dan gönderilen süvari alayı ve Refet Bey’in katılımıyla bastırma kuvvetleri güçlendirildi. Yapılan çatışmaların ardından 6 Ekim 1920’de Konya merkezinde denetim yeniden sağlandı.
Ancak şehrin geri alınmasıyla bütün bölgedeki ayaklanma sona ermedi. Karaman, Beyşehir, Akşehir, Ilgın ve başka yerlerde silahlı hareketlilik devam ediyordu. İsyanın etkileri Bozkır, Seydişehir ve daha geniş bir çevrede de hissedildi. Takip ve bastırma faaliyetleri kasım ayına uzandı. Ayaklanmanın bütünü için kaynaklarda farklı bitiş tarihleri görülmekle birlikte, 2 Ekim–22 Kasım 1920 tarihleri yaygın biçimde kullanılır.
Harekât sırasında isyancı grupların dağıtılması, haberleşmenin yeniden kurulması ve ulaşım yollarının güvenliğinin sağlanması gerekiyordu. Ayaklanmanın önderleri ve onlara yardım ettiği düşünülen kişiler hakkında da soruşturmalar yürütüldü.
Ankara, işgal ordularına karşı ihtiyaç duyduğu askerî ve idari imkânların bir bölümünü böylece cephe gerisine ayırmak zorunda kaldı. Bununla birlikte Konya İsyanı’nın Kurtuluş Savaşı’nı doğrudan ne kadar uzattığını belirlemek kolay değildir. Ayaklanmanın kritik bir dönemde Ankara’nın yükünü artırdığı ve cepheye ayrılabilecek kuvvetlerin bir bölümünü başka bir mücadeleye yönelttiği söylenebilir.
Ayaklanmanın Ardından Gelen Yargılamalar
İsyan bastırılırken ve sonrasında çok sayıda kişi gözaltına alındı. Ayaklanmaya katılmak, isyancılara yardım etmek, Ankara aleyhinde propaganda yapmak veya askerlikten kaçmakla suçlananlar yargılandı.
Bu süreci tek bir mahkemenin faaliyeti gibi anlatmamak gerekir. İlk aşamada Divan-ı Harp yargılamaları yürütüldü. Konya İstiklâl Mahkemesi ise 8 Kasım 1920’de göreve başladı; ayaklanmanın sebeplerini araştırmak, ilgili davaları ele almak ve bölgede Meclis otoritesini sağlamak üzere çalıştı. 1921’de yeniden faaliyete geçen mahkemenin dönemi de ilk heyetin çalışmalarından ayrı değerlendirilmelidir.
Kararlar yalnızca idam hükümlerinden oluşmuyordu. Beraat ve tahliyelerin yanında hapis, kürek, sürgün ve cepheye sevk gibi farklı kararlar da verildi. Daha sonraki mahkeme istatistiklerinde görülen “hapis ve darp” kategorisini ise doğrudan 1920 ayaklanmasının hemen sonrasındaki bütün yargılamalara mal etmek doğru değildir.
Olağanüstü yargılama usulleri, temyiz imkânının bulunmaması ve cezaların ağırlığı, bu dönemi tartışmalı kılan hususlardır. Bastırma sırasında delilsiz tutuklamalar ve ağır uygulamalar yapıldığına ilişkin değerlendirmeler de kaynaklarda yer alır. Bununla birlikte her sanığın durumunu, her mahkemenin kararını ve her dönemin uygulamasını ayrı ayrı incelemek gerekir.
İsyancıların işlediği cinayetleri, kötü muameleyi ve yağmayı görmezden gelmek mümkün değildir. Bastırma ve yargılama sürecindeki sert uygulamalar da aynı şekilde incelenmelidir. Tarihçinin işi, bir tarafın şiddetini anlatırken diğer taraftaki uygulamaları görünmez kılmak değildir.
İngilizler ve İtalyanlar Meselesi
Konya İsyanı anlatılırken yabancı devletlerin rolü de gündeme gelir. Burada üç ayrı meseleyi birbirinden ayırmak gerekir: gelişmeleri izlemek, ayaklanmaya destek vermek ve ayaklanmayı doğrudan örgütlemek.
İngiliz istihbaratının Anadolu’daki siyasi ve askerî gelişmeleri takip ettiği, Ankara’nın durumuna ilişkin raporlar hazırladığı bilinir. Ancak bir raporun varlığı, tek başına rapora konu olan ayaklanmanın İngilizler tarafından örgütlendiğini göstermez. Öte yandan buradan hareketle İngiliz desteğinin hiç bulunmadığı sonucuna da varılamaz. Doğrudan örgütleme ve yardım iddiaları, dayandıkları belgeler üzerinden ayrıca değerlendirilmelidir.
İngiliz raporlarını tarafsız gözlem metinleri gibi okumak da doğru olmaz. İngiltere, Anadolu’daki gelişmeleri kendi siyaseti ve çıkarları açısından izliyordu. Raporlardaki doğrulanmış bilgilerle söylentileri ve siyasi yorumları ayırmak gerekir.
İtalyanların Konya’daki varlığı ise ayaklanmadan önceki işgal dönemine aittir. İtalyan birlikleri 11–14 Mart 1920’de şehirden çekilmişti. Dolayısıyla ekim ayında çıkan isyanı, onların çekilirken bir anda bıraktığı otorite boşluğuyla açıklamak olayların zaman sırasıyla uyuşmaz. İşgalin bölgedeki etkileri tartışılabilir; fakat mart ayındaki çekilişle ekim ayındaki ayaklanma arasında kendiliğinden doğrudan bir bağ kurulamaz.
Delibaş’ın Sonu
Delibaş Mehmet, ayaklanmanın bastırılması sırasında yakalanamadı. İsyanın ardından Fransız denetimindeki Mersin tarafına kaçtığı, daha sonra Yunan işgali altındaki İzmir’e geçtiği ve Yunan makamlarıyla ilişki kurduğu çeşitli anlatımlarda yer alır. Ancak bu güzergâhın ayrıntıları ve ilişkilerinin niteliği, ayrı belgelerle açıklığa kavuşturulması gereken konulardır.
1921’de Konya çevresine dönerek yeni bir ayaklanma girişiminde bulunmak istediği de aktarılır. Kesin olan, Delibaş’ın o yıl kendi çevresinden bir kişi tarafından öldürüldüğüdür. TÜBA’nın Konya üzerine çalışmasında tarih 27/28 Ağustos 1921 olarak verilir.
Dönemin Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin 1 Eylül 1921 tarihli haberine göre Murad adlı arkadaşı, Delibaş’ı öldürmüş, kesik başını Konya’ya getirerek yetkililere teslim olmuştu. Kaynaklarda bu kişinin affedilme ümidiyle hareket ettiği belirtilir. Buna karşılık “yeni bir isyanın kendilerini ölüme götüreceğini düşündükleri için adamları onu öldürdü” şeklindeki açıklamayı, kesinleşmiş bir gerekçe olarak sunmak mümkün değildir. Öldürüldüğü yer konusunda da anlatımlar farklılaşır.
Delibaş’ın işgal güçleriyle ilişkilerine dair bilgiler, ayaklanmaya katılan herkesin başından beri yabancı devletler adına çalıştığını göstermez. Silahlı bir topluluğun içinde aynı amaçla hareket etmeyen insanlar bulunabilir. Asker kaçaklığı, siyasi bağlılık, dinî kaygılar, yağma beklentisi ve yerel hesaplar gibi farklı saikler, katılanların durumları üzerinden ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Aynı Toprağın İnsanları
Konya İsyanı’nı yalnızca yabancı devletlerin hazırladığı bir komplo saymak da geçim sıkıntısına karşı gelişmiş masum bir halk hareketi gibi anlatmak da yaşananları açıklamaya yetmez. Savaş yorgunluğu, ekonomik sıkıntılar, askerlik yükümlülüğüne tepki, merkezî otoritenin zayıflığı, İstanbul ile Ankara arasındaki çekişme, dinî propaganda ve yerel güç mücadeleleri birlikte ele alınmalıdır. Bunların her birinin ağırlığını aynı kesinlikle ölçmek ise mümkün değildir.
İsyancıların işlediği cinayetler, kötü muamele ve yağmalar belgelenmiş olaylardır. Ayaklanmanın ardından yürütülen yargılamalar ve bastırma sırasında uygulanan ağır tedbirler de tarihsel incelemenin konusudur. Bu hadiselerin bölgenin hafızasında nasıl yaşadığı ve sonraki kuşaklara nasıl aktarıldığı ise ayrıca araştırılmalıdır.
Konya’nın 1920 sonbaharında yaşadıkları, savaşın cephe gerisinde de ağır sonuçlar doğurduğunu gösterir. İşgal ordularına karşı bağımsızlık mücadelesi sürerken, aynı ülkenin insanları birbirine silah çevirmişti. O günleri anlamak için yalnızca Delibaş’ın yaptıklarına değil, ona hareket alanı açan şartlara, karşısında direnenlere ve çatışmanın arasında kalan insanlara da bakmak gerekir.


