Türkiye'nin Farklı Sesleri

Aynı Ülkede İki Ayrı Türkiye

"Yoksa seçimleri kazananlar değişse bile kaybeden hep aynı kalacak: Bu ülkenin insanları."

1 Kasım 20263 dk okuma

Türkiye’de bir görüşü değerlendirirken önce kimin söylediğine bakıyoruz. Aynı cümleyi sevdiğimiz biri kurarsa makul buluyor, sevmediğimiz biri kurarsa niyet arıyoruz. Söylenen değişmiyor, verdiğimiz hüküm değişiyor.

Bu alışkanlık en çok siyasette görülüyor. Dün itiraz edilen bir karar, bugün kendi partimiz tarafından alındığında savunulabiliyor. Siyasetçilerden tutarlılık beklemek yerine, yaptıkları dönüşlere gerekçe bulmakla uğraşıyoruz. Sonunda bir partiyi desteklemek, onun her kararını onaylamak gibi anlaşılmaya başlıyor.

Oysa oy vermek bir bağlılık yemini değil. Seçmen, desteklediği yöneticiden açıklama istemeli; verdiği sözü neden tutmadığını sorabilmeli. Bir yanlışa itiraz ettiğinde hemen karşı tarafa geçtiği söyleniyorsa ortada siyasetten önce bir düşünme sorunu var.

Bu durum yöneticilerin de işine geliyor. Bir atama, başarısız bir uygulama ya da harcanan kamu kaynağı konuşulacağı sırada tartışma kolayca kimden yana olduğumuza çevriliyor. Sorunun cevabı aranmıyor; soruyu soranın kim olduğu tartışılıyor.

Örneğin bir belediyenin harcamasını sorgulayan vatandaş, belediye yönetimi kendi partisindense susmayı tercih edebiliyor. Aynı harcamayı rakip parti yaptığında ise ayrıntıların açıklanmasını istiyor. Oysa harcanan para vatandaşın parası. Hangi partinin belediyesi olduğu, o paranın hesabının verilmesi gereğini ortadan kaldırmaz.

Bunun bedelini kurumlarda da görüyoruz. Bir göreve seçilecek kişinin deneyimi yerine çevresi öne çıkabiliyor. İşini düzgün yapan biri görüşünden dolayı dışarıda bırakılırken, daha az yeterli biri destek bulabiliyor. O kurumun hizmetine ihtiyaç duyan herkes bundan etkileniyor. Liyakat, siyasi tartışmalarda sık kullanılan bir kelime olarak kalıyor.

Dahası, bu tür tercihler zamanla çalışanların davranışlarını da etkiliyor. İnsanlar bir sorunu yöneticisine söylemeden önce kendi başına iş açıp açmayacağını hesaplıyor. Hata yapanı uyarmak yerine görmezden gelmek daha güvenli bulunuyor. Kurumun içinde yanlışları konuşmak zorlaşınca dışarıdaki vatandaş da düzgün hizmet alamıyor.

Gündelik ilişkilerimiz de değişti. Kimi insan bir arkadaşının paylaştığı habere bakarak onunla konuşmayı kesiyor. Bazıları siyasi bir tartışmaya girmemek için düşüncesini saklıyor. Bu suskunluk uzlaşma değil. İnsanların birbirine güvenmediğinin göstergesi.

Sosyal medyada ise mesele daha da sert. Bir açıklamanın tamamını okumadan kısa bir bölüm üzerinden hüküm veriyoruz. Karşı görüşten birinin hatası günlerce konuşulurken kendi tarafımızdaki benzer yanlış kolayca unutuluyor.

Bir haberi paylaşmadan önce kaynağına bakmak bile fazla görülüyor. Gerçeği öğrenmekten çok, paylaşımın bizim düşüncemizi destekleyip desteklemediğiyle ilgileniyoruz. Yanlış olduğu ortaya çıkan bir haberi düzeltmek yerine sessizce geçiyoruz. Çünkü hatayı kabul edersek kendi tarafımıza zarar vereceğimizi sanıyoruz. Böylece yanlış bilgi, herkesin bildiği ama pek az kişinin itiraz ettiği bir şeye dönüşüyor.

Gençlerin gördüğü siyaset de büyük ölçüde bu. İş ve eğitim konusunda cevap bekleyen insanlar, yöneticilerin birbirlerine verdikleri karşılıkları izlemek zorunda kalıyor. Gençlerden ülkeye güvenmelerini bekliyoruz; ancak bir iş başvurusunda kimin tanıdığı olduklarının sorulmayacağına onları inandırabiliyor muyuz?

Yeni parti kurmak veya yeni isimleri öne çıkarmak bu anlayışı tek başına değiştirmiyor. Farklı bir siyaset vaat edenlerin, önce eleştirildiklerinde nasıl davrandıklarına bakmak gerek. Kendi çevresinden gelen itirazı bile düşmanlık sayan birinin, başkalarının hakkını koruyacağına inanmak zor.

Fikir ayrılığı elbette sürecek. Vergilerin nasıl toplanacağı, okullarda nelerin değişeceği veya belediyelerin neye öncelik vereceği konusunda anlaşamayabiliriz. Ama en azından bir kararın gerekçesini, maliyetini ve sonucunu konuşabiliriz. Bunu yapmadığımızda siyaseti takip ediyor gibi görünsek de aslında yalnızca taraf tutuyoruz.

Bütün suçu siyasetçilere atamayız. Biz de sevmediğimiz kişinin doğru kararını kabul etmeyi, tuttuğumuz partinin yanlışına itiraz etmeyi öğrenmeliyiz. Bunun için görüşümüzü değiştirmemiz gerekmiyor; sadece herkese aynı ölçüyü uygulamamız gerekiyor.

İnsanları hangi tarafta olduklarına göre değerlendirmeye devam edersek doğruyu değil, yalnızca kendi tarafımızı savunmuş oluruz.

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Türkiye'nin Farklı Sesleri
Aliya İzzet Bey1 Kasım 20263 dk okuma

Ahdnâme ve İslamiyet’in Nûru -4

Türkiye'nin Farklı Sesleri
İsmail Tunçbilek30 Ekim 20262 dk okuma

Bu nedir Allah aşkına!

Türkiye'nin Farklı Sesleri
Dr. Öğr. Üyesi Sema Çelem30 Ekim 20269 dk okuma

Kur’an-ı Kerim’de Beyt Kavramı