Toplum ve İnsan

Mein deutscheur freund! gece yarısı ekspresi..

Metin Kondel yazdı..

30 Ekim 20265 dk okuma

Mein deutscheur freund! gece yarısı ekspresi ve 15 kızı kandırdım bir şişe lavantaya!

Üniversite yıllarından kalan sosyoloji bilgilerimi harmanlayarak devam edelim bu bahse.

Türkiye ile Avrupa’nın sosyolojik yapısını mukayese ederken şöyle bir örnek verildiğini hatırlıyorum. O yıllarda sosyoloji hocamız Paris’e gezmeye gitmişti. Eyfel kulesine çıkıp Paris’i temaşa etmek istiyormuş ama vakti de pek azmış. Eyfel kulesinin önündeki kuyruk, 12 Eylül’deki tüp gaz kuyruğu gibi uzayıp gidiyormuş.

Arkadaşı Paris’te yaşayan bir Türk bulmuş. Adamın ismi İdris’miş. İdris Bey, Eyfel kulesinde çalışan görevlileri daha önceden tanıyormuş. Ve bizimkileri kuyrukta bekletmeden, Eyfel kulesini kontrole gelmiş yüksek inşaat mühendisleri sıfatıyla, biletsiz bir şekilde içeri aldırtmış.

Diğer Avrupalı turistler de güneş altında yelpazelerle serinlenerek sıranın kendilerine gelmesini bekliyormuş.

Yani Avrupa’da Türk denildiğinde, herkes için kurulmuş bir sistemi kendi lehime nasıl manipüle ederim mantığı devreye giriyormuş. Oysa o yıllarda Avrupa’da hiç kimse, bir kişinin sıranın önüne geçip diğerlerinin hakkına gireceğini akıllarından dahi geçirmiyormuş. Adamlar o denli saf bir inançla sistemlerine güveniyorlarmış. Bize gelince devreye kurnazlık giriyormuş.

Yani buzdan jeton yapıp otomattaki kolaları, çikolataları araklayan pek uyanık o Türk gibi.

Avrupa’daki mekanik bir sistemi istismar eden bir insanın ülkesindeki iktisadî ve siyasî bir sistemi kendi lehine istismar etmesi, sosyolojik açıdan kaçınılmaz bir sonuçmuş. Çünkü her ikisinde de aynı tür insandan bahsediyoruz.

Meselâ o dönemlerde Almanlar, Almanya’ya gurbete gelen Türk işçiler için “hamam böceği” anlamına gelen “die kanaken” deyimini kullanıyorlarmış.

12 Eylül askeri ihtilali döneminde yurt dışına kaçmak zorunda kalan Cem Karaca, sırf bu duruma cevaben “Mein Deutcher Fraud” (Benim Alman Arkadaşım) anlamına gelen bir şarkıyla onlara cevap vermiş. Yani ben hamam böceği isem siz de benim böcek dostlarımsınız.

Nazizm döneminden kalma Alman kibriyle bir Türkü hakir görüp ona “hamam böceği” derseniz, “Benim Alman dostum!” şarkısıyla cevabını alırsınız ve dolaylı olarak siz de böcek kategorisine girersiniz.

Yağğ, das ist supeğğğ! Alles!

Bu bahiste anlatılardan aklımda kalan bir diğer ilginç şey ise şuydu:

Almanya’ya işçi olarak giden Türkler, hafta sonlarında gezip tozmak, farklı şehirlere gitmek yerine tren istasyonlarına gidiyorlarmış. Bundan maksat, orada tanıdık bir Türk’le, bir hemşehrisiyle karşılaşmak, onunla konuşmak ve memleketten bir haber almakmış.

Yani gurbetçiler Almanya’da bir nevi Türk duygusallığıyla hareket ediyorlarmış.

Ne anlamamız lazım yukarıdaki bahisten?

Fransızların ve Almanların kurduğu toplumsal düzen Türkler tarafından istismar ediliyormuş. Bunu gören Almanlar da Nazi döneminden kalma kibirleriyle Türklere “Hamam böceği!” diyorlarmış.

Bunu duyan Türkler ise onlara bir şarkıyla “Alman dostum!” diyerek kendine yakıştırılan sıfatı karşı tarafa yansıtmış oluyorlarmış.

Sosyoloji en çok amatörü olan bir bilim dalıdır, derler.

Meselâ bir göz doktoruna gidersiniz. Doktor sizi bir sandalyeye oturtur ve size karşınızdaki levhada yazılı harfleri okumanızı söyler. Siz de büyük ters E’den başlayarak harfleri okumaya başlarsınız. Harfler küçüldükçe görmekte zorlandığınızı fark edersiniz.

Bu testin en zor kısmında, birbirine yakın renklerden oluşan bir tablonun ortasındaki sayıları okumanız istenir sizden. O sayıyı önce 72 olarak okursunuz. Doktor size sayıya daha dikkatli bakıp tekrar okumanızı söylendiğinde, sayının 72 değil 86 olduğuna kanaat getirirsiniz. Ama aynı levhaya çok daha dikkatli baktığınızda, sayının 86 değil 95 olduğunu söylersiniz doktora. Çünkü sayıyı oluşturan renkli noktaların renk geçişi birbirine çok yakındır ve bu yakınlık sizi sürekli olarak yanıltır.

İşte bir toplumla ilgili yapılan sosyolojik gözlemler de biraz bu teşhis sürecine benzer. Zira gözlemlemeye çalıştığınız o toplum, içinde sürekli değişkenlerin olduğu birçok alt bileşeni barındırır. O anda odaklandığınız renkler, size görmeye çalıştığınız o rakamlarla ilgili görece bir fikir verir.

Bu ülkenin sosyolojik yapısına dikkatle bakarsanız, en dipte kibirli bir Bizans imparatoru görebilirsiniz. Sonra, yok yok, o aslında ciddi bir Osmanlı padişahı ve onun yanındakiler de padişahın sadık kullarıdır, dersiniz.

Ardından cumhuriyetteki tek adam ve tek parti kültü dikkatinizi çeker. Onun yanında feodal ağalar, tarikat şeyhleri, parti liderleri vs.’nin olduğunu müşahede edersiniz.

Tabloya biraz daha odaklanırsanız Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Ermeni, Rum vs. gibi etnik grupların somut varlığına ve bunların Türk siyaseti içindeki birbirinden farklı tutumlarını gözlemleyebilirsiniz.

Bunun yanında sünni, alevi, seküler, modern, gelenekçi gibi dini ve ideolojik katmanlarının modern bir toplumdaki varlığını ve farklı coğrafyaların bu grupları nasıl şekillendirdiğinin fark varısınız.

Bu ülke ile ilgili sadece “Geceyarısı Ekspresi” filmini izlerseniz, bu ülkeyi maço kılıklı kötü niyetli adamların yönettiği çekilmez bir üçüncü dünya ülkesi olarak algılarsınız.

Ama Kıbrıs Barış Harekâtı öncesinde Türk tarafından yapılan radyo yayınındaki türkünün “Bir Gece Ansızın Gelebilirim!” şeklindeki sözleri dinlediğinizde, aslında Türkiye’nin kimseyle savaşmaya niyeti olmayan barışçıl insanların yaşadığı bir yer olduğuna ikna olursunuz.

“Oğlum yaramazlık yapma, beni yerimden kaldırma, yoksa tokadı yiyeceksin!” diyen şefkatli bir baba edasında bir ülke Türkiye, dersiniz kendi kendiniz.

Yani devlet dediğimiz aslında bir babadır!

Politikacılarının diline baktığınızda ise sistemdeki gelgitleri çok daha net görebiliriz.

“Bizim halka verilemeyecek hesabımız yoktur. Ne yaptıysak devlet için, millet için yapmışızdır.”

Bütün eylemlerini devletin varlığına adamış, kendinden oldukça emin bir devlet adamı profili.

“Bu memlekete komünizm gerekiyorsa ve komünizm yararlı bir şeyse onu da biz getiririz, size ne oluyor?” diyebilen politikacıların, bürokratların olduğu bir ülkede demokrasi olur mu?

Son olarak soruyu şöyle sorarak bitirelim:

“On beş kızı kandırdım bir şişe lavantaya!” türküsünün devlet radyosunda söylendiği bir ülkede demokrasiyi ve normal bir siyasal sitemi nasıl inşa edersiniz?

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Toplum ve İnsan
Türkiye'nin Farklı Sesleri30 Ekim 20269 dk okuma

Kur’an-ı Kerim’de Beyt Kavramı

Toplum ve İnsan
Mehmet Yüksel30 Ekim 20263 dk okuma

Gençler nasihat değil, muhatap alınmak istiyor

Toplum ve İnsan
Türkiye'nin Farklı Sesleri29 Ekim 20263 dk okuma

‘Emanete İhanet’in Bedeli