Gezi - Rota

Miftâhu'l-Kelimât (Sözlerin Anahtarı)

Seyahatimiz yalnızca mesafeleri katetmek değil; iklimlerin, dillerin ve kültürlerin ruhuna nüfuz etmektir.

1. Bölüm — Seyahatnâme: Muhtelif Lisanlar ve Ahvâl-i Belde

Hamd ü senâ, mülkün sahibi ve cümle mahlûkatın Hâlık’ı olan Allah Teâlâ’ya mahsustur. Salât ü selâm, peygamberlerin hâtemi Muhammed Mustafa’ya, onun âline ve ashâbına olsun.

İmdi, bu fakir kul, doğup büyüdüğü Tanca beldesinden Beytullah’ı ziyaret ve Resûlullah’ın ravzasına yüz sürmek niyetiyle yola revan olduğunda, önünde nice menziller bulunduğunu bilirdi; lâkin o menzillerde göreceği ahvâli ve işiteceği türlü lisanları henüz bilmezdi. Yanımda bana ünsiyet verecek bir yoldaş bulunmadığından, gönlümdeki iştiyaka tutundum ve Allah’a tevekkül eyledim.

Pederimden ve validemden ayrılmak gönlüme ağır geldi. Bununla beraber sefer arzusu beni çekip götürdü. Memleketim ardımda kaldıkça bildiğim yollar tükendi, bilmediğim yollar açıldı. Her beldede başka yüzler gördüm; her menzilde başka sözler işittim. Böylece anladım ki Hak Teâlâ’nın arzı geniş, kullarının ahvâli türlü türlüdür.

Evvelce işittiğim kelâmın çoğu Arapça idi. Kur’ân tilâvetinde, ulemanın dersinde, çarşı ahalisinin alışverişinde bu lisan bana aşina gelirdi. Lâkin uzak beldelere vardıkça gördüm ki Müslüman kavimlerin cümlesi aynı lisan üzere konuşmaz. Nice kimseler vardır ki ezanı işitince mescide koşar, namazda aynı kıbleye yönelir; fakat gündelik kelâmı bizim kelâmımıza benzemez.

Bu hâl bana garip göründü ve üzerinde çok düşündüm. Sonra bildim ki lisanların ihtilâfı, kulların birbirine yabancı kalmasını icap ettirmez. Bir kimsenin sözünü anlamadığım vakit yüzündeki beşaretten, ikramından ve bana gösterdiği ihtimamdan muradını anlardım. Nice kere bir selâm ile kapılar açıldı; nice kere bir tas su ve bir parça ekmek, uzun sözlerden ziyade ülfete vesile oldu.

Bilâd-ı Rum’a vardığımda Türklerin lisanını işittim. Bu beldelerde beylerin meclislerini, ahilerin zaviyelerini ve yolcuların konduğu menzilleri gördüm. Ahiler, garipleri ağırlamakta ve misafirin ihtiyacını gözetmekte büyük gayret gösterirlerdi. Bir beldeye vardığımızda bizi karşılar, yemek getirir ve istirahat edeceğimiz yeri hazırlardı.

Türkçe sözlerin cümlesine vâkıf değildim. Yanımızda lisan bilen biri bulunursa onun vasıtasıyla sual eder, cevap alırdım. Bulunmadığı vakit işaretle anlaşırdık. Şunu gördüm ki misafire hürmet eden kimsenin muradı, lisan bilinmese dahi gizli kalmaz. Sofrasında yer açması ve hâlimizi sormaya çalışması, gönlündeki muhabbeti izhar ederdi.

Beylerin huzurunda başka bir edep, çarşıda başka bir söyleyiş, dervişlerin meclisinde başka bir hâl vardı. Aynı lisanı konuşanların dahi sözleri, bulundukları yere ve gördükleri terbiyeye göre değişirdi. Ulema ilimden bahseder, tüccar malının kıymetini söyler, yolcu geçtiği menzilleri anlatırdı. Ben de her birinin kelâmını dikkatle dinler, öğrendiğimi hatırımda tutmaya çalışırdım.

Acem diyarında Farsça söyleyenlerle karşılaştım. Onların arasında şiire rağbet eden çoktu. Meclislerde beyitler okunur, okunan söz üzerine sohbet edilirdi. Bazı beyitlerin manasını bana açıkladıklarında, az kelâm içine nice mana sığdırıldığını gördüm ve hayret ettim. Bir gülün yahut bir bülbülün zikriyle aşkı, ayrılığı ve iştiyakı anlatırlardı.

Her kavmin kelâmında kendisine mahsus bir letafet bulunduğunu o seferlerde öğrendim. Bir lisanı işitmek başka, onun inceliklerine ermek başkadır. Zira kelimenin zahirî manasını bilmek, her vakit söyleyenin muradını bilmeye kâfi gelmez. Bazen bir sözün hangi hâl üzere söylendiğini, hangi âdete dayandığını ve dinleyenlerce nasıl anlaşıldığını da öğrenmek gerekir.

Şam beldelerinde ilim meclislerine devam ettim; ulemanın derslerini dinledim. Arapça burada bana aşina bir kapı açtı. Lâkin aşina lisanla söylenen her bahse vâkıf olduğumu sanmadım. Bilmediğim meseleleri sordum, anlamadığım sözleri yeniden dinledim. İlim talep eden kimseye kibir yaraşmaz; sual etmekten utanana da nice fayda kapısı kapanır.

Mâverâünnehir’den gelenlerle ve uzak memleketlerin yolcularıyla görüştüğümüzde onların beldelerine dair haberler aldık. Kimi yolların emniyetinden, kimi hükümdarların ahvâlinden, kimi çarşıların bolluğundan söz ederdi. Her haber aynı derecede sahih olmadığından, işittiğimi gördüğümden ayırmaya gayret ettim. Zira seyyahın vazifesi, hayreti arttırmak uğruna her sözü hakikat diye nakletmek değildir.

Nil kıyısında çalışan bir kimsenin duasını da, denizde yol alan bir gemicinin niyazını da işittim. Sesleri ve sözleri ayrı olsa da her biri rızık talep eder, afiyete kavuşmayı diler ve korktuğu şeylerden Allah’a sığınırdı. Bu hâlleri gördükçe Hak Teâlâ’nın, dillerin ve renklerin farklılığını kendi âyetlerinden kıldığını bildiren kelâmını hatırladım.

Ey bu satırları okuyan kimse! Bir beldeye varıp binalarını görmekle o beldenin ahvâlini bildiğini sanma. Ahalisiyle otur, sofralarına konuk ol, sözlerini dinle ve âdetlerini öğren. Bir kavim hakkında hüküm verirken acele etme. Zira ilk bakışta sana garip gelen nice hâlin, sebebini öğrendiğinde başka türlü olduğunu görürsün.

Ben bu seferlerde nice şehirler, mescidler, medreseler ve çarşılar gördüm. Lâkin hatırımda en ziyade kalanlar, beni garip bilip ağırlayan kimseler ve lisanını bilmediğim hâlde bana dostluk gösterenler oldu. Onların iyiliğini unutmadım. Bu satırlarda ahvâllerini zikretmemin bir sebebi de gördüğüm ihsanı yad etmektir.

Ömrün müddeti ve yolun nihayeti Allah katında malumdur. Bize düşen, gördüğümüzü doğrulukla anlatmak, bilmediğimizi ikrar etmek ve karşılaştığımız kulların hâlinden ibret almaktır. Dilerim ki bu haberler, uzak beldeleri okuyanların nazarında yakın eylesin; birbirinin lisanını bilmeyenler arasında ülfete vesile olsun.

İnşâallahü Teâlâ, gelecek hafta bu seyahatin sair menzillerini ve oralarda işittiğimiz kelâmı nakle devam ederiz. Tevfik Allah’tandır.

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Gezi - Rota
Yavuz Selim Sürer11 Ekim 202610 dk okuma

İran'ın Kuzeyine Yolculuk – 2

Gezi - Rota
Gezi Rehberi10 Ekim 20263 dk okuma

Roma Gitmiş, Hayat Kalmış: Aizanoi’de Bir Gün

Gezi - Rota
Haber Merkezi8 Ekim 20263 dk okuma

Tarihle İç İçe Köyler