Gezi - Rota

İran'ın Kuzeyine Yolculuk – 2

"Tebriz: Şiir, çay, insan sıcaklığı." Yavuz Selim Sürer yazdı..

11 Ekim 202610 dk okuma

İran'ın Kuzeyine Yolculuk – 2

Tebriz: Şiirin, Samimiyetin ve İnsanlığın Şehri

On yıl evvel Balkanlar’a gitmek üzere yola çıktığımda içimi inanılmaz bir heyecan kaplamıştı. İlk yurt dışı deneyimimdi. Uçağın Saraybosna’ya indiği an, başka bir coğrafyaya, farklı bir kültüre ve sosyolojiye adım atmış olmanın verdiği o fevkalade heyecan hâlâ dün gibi aklımda. Gözüme ilişen ilk şey bir Coca-Cola şemsiyesi olmuştu. İçimden, “Evet, bunu biliyorum,” demiştim. İlk kez yurt dışına çıktığımda, insanın ve insana dair olanın değişeceğini, bambaşka bir dünyanın kapılarının aralanacağını düşünüyordum. Fakat öyle olmadı. On sekiz ülke, onlarca şehir, onbinlerce kilometre ve sayısız deneyimden sonra anladım ki insan, dünyanın neresinde olursa olsun, özünde aynı insandı. Hatta My Name Is Khan filminde geçen o meşhur replik, benim için de sayısız seyahatin kaçınılmaz bir sonucuna dönüştü: İnsanlar ikiye ayrılıyordu; iyi insanlar ve kötü insanlar.

Bu girizgâhı özellikle yaptım. Çünkü insan, çoğu zaman yabancısı olduğu bir şeye düşmanlık beslemekte bir beis görmüyor; en azından ona mesafe koymaktan çekinmiyor. Hiç gitmediğimiz, görmediğimiz, dokunmadığımız bir halk ya da coğrafya hakkında gazetelerin ve televizyonların kurduğu cümlelere ilk etapta kulak vermesek bile zaman içerisinde aynı şeyleri sistematik olarak duymaya devam ettiğimizde, farkında olmadan etkilendiğimizi, hatta manipüle edildiğimizi bir gün anlıyoruz. Tabii henüz sorgulama yetimizi yitirmemişsek. Söz konusu İran ve İran insanı olunca ister istemez girizgâhı biraz uzatmak durumunda kalıyorum. Zira anlatacaklarımın herhangi bir filtreye takılmadan, en doğal hâliyle kaleme alındığının bilinmesini istiyorum.

İran’ı anlamak için birden fazla merceğe ihtiyaç var. Yönetim için ayrı, gündelik yaşam için ayrı, kültürel doku için ayrı, dinî hayat için ayrı bir mercek... Biraz da hangi mercekle baktığınıza bağlı ne göreceğiniz. Ben, gündelik yaşama kültürel bir mercekten bakmaya; görmeye, duymaya ve anlamaya çalıştım.

Amacım, bir gezi rehberi formatında “Şuraya gittik, şuranın fotoğrafını çektik,” diyerek durakları sıralamak değil. Ben bir Tebriz fotoğrafı çekmeye çalışıyorum. Belki bir gün yolunuz düşer diye, bu şehirde nelerle karşılaşabileceğinizi, neler hissedebileceğinizi paylaşmak istiyorum. Benim için Tebriz’in dili olmak biraz da böyle bir şey.

Şehri gezmeye başlamadan önce mümkünse en yüksek tepelerinden birine çıkar, şehri panoramik olarak görmek isterim. Sokakların arasında kaybolup günün sonunda parçaları birleştirerek tümevarmak yerine, önce bütünü kavrayıp sonra ayrıntılara inmeyi tercih ederim. Bir şehri zihnimde inşa etmenin, ona dair bir tahayyül oluşturmanın en güzel yolu budur benim için.

Tebriz’de de öyle oldu. Çevirdiğimiz ilk taksiye 200 tümen vererek Eynali Tepesi’ne doğru yola koyulduk. Şehri tepeden görme, sokakların ve yapıların oluşturduğu bütünü bir bakışta kavrama imkânı bulduk.

Tebriz, kızıl toprakların ve asırlık çınarların gölgesinde uzanan, zamana direnmiş vakur bir şehir. Adım attığınız andan itibaren Tuğrul Bey’den Şah İsmail’e uzanan köklü tarihin ağırlığını hissetmemek elde değil. Bir yanda tuğla işçiliğinin estetikle buluştuğu kadim medreseler ve camiler, diğer yanda günün ilk ışıklarıyla hareketlenen modern caddeler...

Kentin çehresini şekillendiren tuğla tonları ve çinilerin maviliği, Tebriz’in ne bütünüyle geçmişe takılı kaldığını ne de kimliğini modernizme teslim ettiğini fısıldıyor. Burası, Doğu ile Batı arasında uzanan tarihî İpek Yolu’nun hafızasını iliklerinde taşıyan canlı bir abide gibi.

  1. Tarihî Pazar, Ta’arof ve Sofradaki Samimiyet

Şehrin kalbi hiç şüphesiz, labirenti andıran koridorları ve kubbeli tavanlarıyla dünyaca ünlü Tebriz Tarihî Pazarı’nda atıyor. Ahşap kapıların ardından yükselen taze kavrulmuş baharat kokuları, halıcılar çarşısında ilmik ilmik dokunan emeğin izleri ve ustaların bakıra indirdiği her bir çekiç darbesi, şehre özgü benzersiz bir ritim oluşturuyor.

Kemerli çatıların üzerindeki küçük pencerelerden süzülen tozlu ışık huzmeleri, pazarın koridorlarında yürürken insanı adeta birkaç asır öncesine taşıyor. Esnafın çay bardaklarını tokuşturarak sürdürdüğü hararetli sohbetler ve sokakların kendine has canlılığı, Tebriz’i yalnızca gezilen değil, her anıyla yaşanan bir kent kılıyor. Pazar esnafının samimiyeti ise insanın içini ayrıca ısıtıyor.

Kapalı Çarşı’da yemek yemek üzere girdiğimiz bir mekânda, işletme sahibinin tanışmak için masamıza gelmesi vesilesiyle Türkiye’den geldiğimizi öğrenen yan masadaki iki arkadaş, tebessüm ederek afiyet olsun dileklerini ilettiler. Ardından bizi misafir etmek için tabiri caizse bütün samimiyetlerini ortaya koydular.

İran’da ta’arof ya da takrim geleneğinin yaygın olduğunu biliyordum. Ne var ki geleneğin gereği olarak yapılan nezaketle gerçekten yürekten gelen misafirperverliği birbirinden ayırmak, o an için hiç de zor değildi. Bazen bir bakış, bazen bir tebessüm, bazen de söylenen sözün arkasındaki samimiyet, insana bunu hemen hissettiriyor.

Soframız safranlı pilav ve bizim Adana kebabını andıran (chelov kebap) nefis bir kebapla donatıldı. İki kişi oldukça güzel bir yemek yedik. Hesabı ödeyip masadan kalktığımızda, yalnızca karnımızı doyurmuş değildik; bir şehrin insanına dair güzel bir hatırayı da yanımıza almıştık. Hesap 1000 tümen, 250 TL civarıydı.

İlk gün, Kapalı Çarşı’yı gezmeye neredeyse yetmedi. Yemek yedik, çay içtik, sohbet ettik ve pazarı adım adım dolaştık. Akşam olduğunda yol arkadaşımı Tebriz Otogarı’ndan Tahran’a uğurladım. Onu yolcu ettikten sonra otogardan yeniden şehir merkezine döndüm. Bu kez kendimi Tebriz’in caddelerine ve sokaklarına bıraktım; tabiri caizse kaybolurcasına yürümeye başladım. Şehrin havasını ciğerlerime çekiyor, bir yandan da ertesi günün planını yapıyordum.

Bir süre sonra dinlenmek üzere otelime döndüm. Ertesi sabaha erkenden başlamak, Tebriz’le özdeşleşmiş ne varsa görmek, bu şehri biraz daha yakından tanımak istiyordum.

  1. Şiir Gibi Bir Sabah: Pervin-i İtisami Evi ve Şairler Meydanı

Sabah kahvaltısının ardından ilk durağım, şehrin nefes alanı El-Gölü, diğer adıyla Şah Gölü oldu. Gölün çevresinde birkaç tur yürüdüm. Serin sabah havasını içime çektim, kentin güne uyanışını izledim. Ardından yönümü Şairler Meydanı’na çevirdim. Beni oraya götüren taksici, bir yandan direksiyon sallarken diğer yandan sesine kattığı muazzam bir aşk ve coşkuyla Üstat Şehriyar’a atfedilen, Tebriz’in misafirperverliğini anlatan o meşhur mısraları okuyordu.

“Şehr-i Tebriz est ü can, kurban-ı canan mîkoned...”

Şehriyar’ın dizeleri, taksinin içinde yankılanırken ben de kendimi bu kadim şehrin şiirle örülmüş ruhuna biraz daha yakın hissediyordum. Şiirin Türkçe karşılığı, Tebriz’in misafirine duyduğu hürmeti anlatıyordu:

Burası Tebriz şehridir; canını sevgiliye kurban eder,

Misafirin ayakkabısının tozunu gözlerine sürme eder.

Şairin dizelerinde Tebriz, yalnızca bir şehir değil; misafirini baş tacı eden, onun gelişini bir bayram gibi karşılayan bir gönül diyarıydı.

Burası Tebriz’dir; mis kokulu toprağı ve yurduyla, Şems’in beşiği, Rum diyarının Mevlânâ’sının Kâbe’si.

Ey kervan, hoşça konakla, buyur içeri, Ey gönlümüze dokunan, içeri gir.

Bu gece şehrimiz ışıklarla donanıyor, Gökyüzünün güneşini misafir ediyor.

Gece nerede, güneşin misafirliği nerede? Rabbim, bu gördüğüm gerçek mi, yoksa bir rüya mı?

Şehrimiz sevinçle dolup taşmış; Heyhat, Mevlânâ Tebriz’e gelmiş!

Taksicim Hüseyin, Şairler Meydanı’na giderken güzel bir jest yaparak beni önce, evi müzeye dönüştürülmüş kadın şair Pervin-i İtisami’nin evine götürdü. Türkiye’den geldiğimi duyan müze görevlisi bana özel bir ilgi gösterdi. Benimle birlikte müzeyi gezdi, şairin hatıralarını anlattı. Ayrılmadan önce ise adeta ısrar ederek mütevazı kahvaltı sofrasına davet etti.

Tanışıklığımız birkaç dakikayı bile bulmamıştı. Buna rağmen bir insanın sofrasını ve gönlünü böylesine hesapsızca açması, Tebriz’de yaşadığım en güzel anılardan biri olarak hafızama kazındı.

İnsan bazen bir şehri tarihî yapılarıyla, bazen meydanlarıyla, bazen de müzeleriyle tanır. Fakat kimi zaman o şehrin ruhuna açılan kapı, hiç tanımadığınız birinin size uzattığı bir bardak çayda ya da paylaştığı bir lokma ekmekte saklıdır. Bu duygu ve düşüncelerle müzeden ayrılırken, taksici Hüseyin'in o daracık sokakta Peugeot marka eski arabasını kerpiç görünümlü eski bir evin duvarına sıfır yanaştırdığını, kendisinin de dizleri üstünde çömelerek duvara sırtını verdiğini görünce o an kendimi bir İran filminde gibi hissettim. Sahtelikten ve sahneden mümkün olduğunca uzak, sadeliğin ve gerçekliğin avazı çıktığı kadar bağırdığı bir sıcaklıkla...

Bu güzel durağın ardından Şairler Meydanı’na, oradan da Şairler Anıtı’na, yani Maqbaratoshoara’ya vardım. Burada, Tebriz’in şiirle olan köklü bağıyla yüzleştim. Nice şairin arasında, Türkçe şiirin gür sesi Üstat Şehriyar’ın kabri başında durmak... Heyder Babaya Selam dizeleri zihnimde yankılanırken hissettiğim şey, yalnızca bir şairi ziyaret etmenin ötesindeydi. Aynı dili, aynı duyguları ve aynı kültürel hafızayı paylaşan bir ruh dünyasıyla kucaklaşmak gibiydi.

Şiirin ve şairlerin etkisi henüz üzerimden silinmemişken yolumu Gök Mescid’e, diğer adıyla Mescid-i Kabud’a düşürdüm. Turkuaz ve lacivert çinilerin eşsiz zarafetini seyrederken, zamanın bir insanın yüzünde bıraktığı çizgileri düşündüm. Tıpkı insan yüzündeki kırışıklıklar gibi, bu kadim yapının sinesinde de zamanın açtığı izler ve çatlaklar vardı. Uzun uzun baktım. Yalnızca görmeye değil, anlamaya ve duymaya da gayret ettim.

Ardından yakındaki Azerbaycan Müzesi’ne gittim; ancak müze kapalıydı. Ben de hemen üst tarafında bulunan outdoor mağazalarının yolunu tuttum. Ürün çeşitliliği ve fiyatların uygunluğu hoşuma gidince biraz alışveriş yaptım. Sonrasında, bir Avrupa şehrini hatırlatan farklı mimarisi ile saat kuleli belediye binasını bir süre seyrettim. Tebriz'e dair farklı bir sayfa açtırdı bu yapı. Böylece günün akşamına ulaştım.

  1. Tebriz Gecesinde Kaybolmak ve Şehrin Muhafızı

Hava karardıktan sonra şehir, adeta yeniden canlanıyor. Gündüz vakti çarşıları, sokakları ve pazarları kalabalık olan Tebriz’in aslında o saatlerde olağan akışını sürdürdüğünü, gecenin kalabalığına karışınca daha iyi anlıyorum.

Üstelik insanlar bir yerden başka bir yere yetişmek için telaşla koşuşturmuyor. Aksine çay içiyor, sohbet ediyor, tanıdıklarıyla selamlaşıyor ve akşamı dolu dolu yaşıyorlar.

Çarşı esnafı hâlâ işinin başında. Sebze ve meyve satanlar, arada bir dumanı tüten ocakbaşlarıyla sokaklar, Tebriz gecesinin canlılığını besliyor. Şehrin gündüzden geceye uzanan ritmi, insana hayatın burada yalnızca yaşanmadığını, aynı zamanda paylaşıldığını hissettiriyor.

Bütün bu hareketliliğin ortasında ise başını göğe uzatmış, heybetiyle âdeta şehrin muhafızlığını yapan bir yapı yükseliyor: Tebriz Kalesi.

Gece aydınlatmasıyla bambaşka bir güzelliğe bürünen kale, yüzyıllardır şehre omuz vermiş surlarıyla hâlâ ayakta. Tüm vakarıyla, geçmişten bugüne uzanan sessiz bir tanık gibi duruyor. Şehrin değişen yüzüne rağmen varlığını koruyan bu yapı, bana zamana direnmenin ne demek olduğunu ve zaman üstü olmayı bir kez daha düşündürüyor.

  1. Ambargonun Gölgesinde İzzet ve Toplumsal Nefes

İran, yakın dönemde yaşanan savaşın ve ardından gelen ateşkes sürecinin izlerini taşıyor gibi görünse de Tebriz’de karşılaştığım gündelik hayat, ilk bakışta bambaşka bir manzara sunuyordu. İnsanlar sanki hiçbir şey yaşanmamışçasına hayatlarına devam ediyorlardı.

İran-İsrail savaşı Türkiye’de gündemin önemli başlıklarından biriyken, Tebriz’de yaptığım gözlemler ve sohbetler sırasında savaşın gündelik hayatın merkezinde yer almadığı izlenimine kapıldım. Bu durumu, İran halkının yaşananları umursamaması şeklinde yorumlamak bana doğru gelmiyor. Aksine, kırk yılı aşkın süredir farklı biçimlerde uygulanan yaptırımlarla yaşamaya alışmış bir toplumun, hayatı sürdürme konusundaki direncini düşündüm. Sanki insanlar, “Evet, ülkemiz bir savaş yaşamış olabilir; yarın yine yaşayabilir. Fakat biz hayatımıza devam edeceğiz,” der gibiydiler. Elbette bu, bütün toplumun aynı şekilde düşündüğü ya da savaştan etkilenmediği anlamına gelmiyor. Ancak benim Tebriz’de gördüğüm, gündelik hayatın kendi ritmini koruma çabasıydı. Belki de insanın en güçlü taraflarından biri, şartlar ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın hayatın içinden çekilmemeyi başarabilmesidir.

Öte yandan, bu seyahatim sırasında özellikle kadınların gündelik yaşamdaki görünürlüğüne ilişkin daha önceki İran ziyaretlerimde, hatta Tahran’da bile karşılaşmadığım manzaralar gördüm. Tebriz gecelerinde mini etek ve tayt giyen, kıyafet tercihlerini daha rahat biçimde ortaya koyan kadınlarla karşılaştım. Üstelik yüzlerinde bunu gizleme ya da saklama çabası sezmedim. Bu durumun nedenlerini kesin olarak bilmiyorum. Son dönemde yaşanan gelişmelerin ardından devletin uygulamalarında bir değişiklik olup olmadığını da yalnızca gözlemime dayanarak söyleyemem. Fakat insanın maruz kaldığı baskılara karşı zaman zaman tam da o baskının zıddına yönelerek tepki verebildiğini biliyorum.

Bir toplumun gündelik hayatındaki değişimi anlamak, yalnızca sokaklarda gördüklerimizi kaydetmekle mümkün değil. O görüntülerin arkasındaki sebepleri, insanların beklentilerini ve yaşadıkları dönüşümü de anlamaya çalışmak gerekiyor. Tebriz’de dikkatimi çeken bir başka husus ise bütün bu gelişmelere rağmen insanların gündelik yaşamlarına sahip çıkma konusundaki kararlılığıydı. Bu şehrin ve insanının, dışarıdan gelen gerilimlere rağmen kendi hayatını sürdürme iradesini koruduğunu gördüm. Dilerim ki bu irade, toplumsal sorunların daha kalıcı ve yapıcı biçimde çözülebileceği yeni bir dönemin kapısını aralar.

Yaklaşık otuz bin adım yürüdükten sonra önce bir ocakbaşında karnımı doyurdum. Ardından, Tebriz’in hikâyesine yakışır bir konseptte döşenmiş Kilim Cafe’ye geçtim.

Duvarları el dokuması kilimlerle bezenmiş, ahşap ve çay kokusunun birbirine karıştığı kitap kokulu bu otantik mekânda demli çayımı yudumlarken gün boyunca adımladığım sokakları, karşılaştığım insanları ve Tebriz’in bana hissettirdiklerini zihnimde yeniden süzgeçten geçirdim.

Bir şehri tanımak için bazen günler, bazen aylar, hatta yıllar gerekir. Benim içinse Tebriz, kısa bir yolculuğun içine sığdırabildiğimden çok daha fazlasını barındırıyordu. Tarihiyle, şiiriyle, sokaklarıyla ve en çok da insanıyla hafızamda yer edindi. O gün, yalnızca bir şehri gezmiş değildim. Bir sofraya davet edilmenin, hiç tanımadığınız birinin size gönlünü açmasının, aynı şiirde ortak bir duygu bulmanın ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha hatırlamıştım.

Belki de seyahat etmenin en güzel yanı budur: Dünyayı değiştiremezsiniz belki ama dünyaya bakışınızı değiştirecek insanlarla karşılaşabilirsiniz. Günün yorgunluğunu geride bırakıp otelimin yolunu tuttum. Tebriz’in sokakları, şiirleri ve insanları zihnimde birbirine karışırken, bu şehirden geriye yalnızca fotoğraflar değil, anlatmaya değer hatıralar da kaldığını biliyordum.

Haftaya görüşmek üzere...

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Gezi - Rota

Miftâhu'l-Kelimât (Sözlerin Anahtarı)

Gezi - Rota
Gezi Rehberi10 Ekim 20263 dk okuma

Roma Gitmiş, Hayat Kalmış: Aizanoi’de Bir Gün

Gezi - Rota
Haber Merkezi8 Ekim 20263 dk okuma

Tarihle İç İçe Köyler