
Netanyahu’nun Rakibini Tanımak: Gadi Eisenkot’un Siyasi Portresi
"Netanyahu gider, Eisenkot gelir; peki Filistinliler için işgal, savaş ve baskı sona erer mi?" Levent Baştürk yazdı..
Levent Baştürk
Netanyahu’nun bir siyasi rakip olarak yükselen eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, Faslı Yahudi göçmen ailenin çocuğu. Soyadının Fas Yahudileri arasında kullanılan Azenkot’tan dönüştüğü aktarılan Eisenkot, Kuzey Afrika ve Batı Asya kökenli Yahudileri kapsayan Mizrahi topluluğundan geliyor. Babası Marakeş, annesi Kazablanka doğumlu. 19 Mayıs 1960’ta Taberiye’de dünyaya geldi. Çocukluğu, ailesinin henüz bir yaşındayken taşındığı Eylat’ta geçti. Babası Timna bakır işletmelerinde çalışan bir maden işçisiydi. İçinde yaşadığı aile ortamı açısından Eisenkot, İsrail’in Avrupa kökenli kurucu seçkinlerinin çoğundan farklı bir toplumsal geçmişe sahip.
Bu geçmişin bugünün siyasi arenasında mühim bir karşılığı var. Netanyahu’nun liderliğindeki Likud, uzun yıllar boyunca Aşkenazi seçkinler karşısında dışlandığını hisseden Mizrahi seçmenin desteğinden beslenen bir parti. Eisenkot, Mizrahi kökenden gelen bir siyasetçi olarak Netanyahu’nun temsil tekeline meydan okuyor. Gösterişli hitabet yerine ölçülü konuşması, askerî kariyeri ve mütevazı aile geçmişiyle Netanyahu karşısında farklı bir lider imajı sunuyor. Ancak onun Faslı bir kökene sahip olması, Likud’un geleneksel seçmen tabanına ulaşmasını kolaylaştırabilir bir mahiyet taşımakla birlikte onu Filistinlilerin haklarına duyarlı bir siyasetçi kılmıyor. Eisenkot, İsrail’in yerleşim politikasını ve Filistinliler üzerindeki askerî denetimini savunuyor. Netanyahu’yla ayrışması, Filistinlilerin özgürlük ve egemenlik haklarını tanımaktan ziyade bu denetimin nasıl sürdürüleceği üzerinde yoğunlaşıyor.
Ordunun içinden gelen siyasetçi
Eisenkot’un asıl siyasi sermayesi Siyonist işgal ordusundaki hizmetinden kaynaklanıyor. 1978’de askerlik hayatına adım attı. Golani Tugayı komutanlığından Batı Şeria’daki askerî yönetime, Harekât Başkanlığından Kuzey Komutanlığına uzanan çeşitli görevler üstlendi. Ehud Barak’ın başbakanlığı döneminde onun askerî danışmanlığını yaptı. 2015–2019 arasında Genelkurmay Başkanlığı görevinde bulundu. Ordudaki hizmeti süresince bulunduğu mevkiler nedeniyle İsrail’in Lübnan, Suriye ve Filistin sahalarındaki güvenlik politikalarının merkezinde yer alan isimlerden biri oldu. Bu bakımdan onu siyasete dışarıdan gelmiş biri gibi sunmak oldukça yanıltıcı. Parti siyasetinde görece yeni olsa da devletin güç aygıtının içinde onlarca yıl geçirmiş biri.
Askerî hizmetinin yanı sıra Eisenkot, Tel Aviv Üniversitesi’nden Tarih alanında lisans derecesi ve Hayfa Üniversitesi’nden Siyaset Bilimi alanında yüksek lisans derecesine sahip. Ayrıca, Amerika Birleşik Devletleri Kara Kuvvetleri Harp Akademisi’nden Stratejik Çalışmalar alanında yüksek lisans derecesi de bulunmakta.
Eisenkot’un siyasete girmesi 7 Ekim Aksa Tufanı’nın öncesine gidiyor. 2022’de Benny Gantz’ın Ulusal Birlik ittifakından milletvekili seçildi. Lakin Gantz’ın parti içi demokrasi ve liderlik seçimi konusunda verdiği sözleri yerine getirmediğini belirten Eisenkot, 2025 yazında partiden ve Knesset’ten ayrıldı. Aynı yılın eylülünde, İbranice “doğru” veya “dürüst” manalarına gelen Yaşar’ı kurdu. Partinin adı, Netanyahu dönemindeki yolsuzluk tartışmalarına ve kurumsal çürümeye yapılan gönderme ve buna karşı bir yönetim ahlakı iddiası sunma vasfı taşıyordu. Eisenkot böylece askerî itibarını müstakil bir liderlik projesine dönüştürme teşebbüsünde bulundu. O aslında İsrail’de hâkim olan temel güç ilişkilerini değiştirmek yönünde bir teklif sunmuyordu. Çareyi devleti yeniden ehil ve güvenilir kadrolarla yönetmekte görüyordu.
Dahiya Doktrini’nin gölgesi
Eisenkot’un dürüst bir siyasetçi olarak sunulması, komutanlık döneminde savunduğu yıkıcı savaş yöntemlerini gölgeleyen ve sanki Netanyahu’nun zıttı gibi gösteren bir vasfa sahip. Oysa onun ismiyle özdeş olan Dahiya Doktrini, yıkıcı savaş yöntemlerine başvurma konusunda aynen rakibi gibi tereddüt yaşamayan biri olduğunu gösteriyor.
Dahiya Doktrini adını İsrail’in 2006 Lübnan Savaşı’nda Beyrut’un güneyindeki Dahiya bölgesinde gerçekleştirdiği büyük yıkımdan alıyor. Burada uygulanan yöntem, uygulanılan saldırı biçimi ve hedef, sonraki savaşlarda da uygulanacak bir caydırıcılık modeline dönüştürülüyordu. 2008’de yaptığı açıklamada Eisenkot, bu yaklaşımın onaylanmış bir askerî plan olduğunu belirtti. Bu plana göre işgal birliklerine ateş açılan her Lübnan köyünde Dahiya’dakine benzer bir yıkım yaratılacak ve bu amaçla orantısız güç kullanılacaktı. Bir köyden veya yerleşimden ateş açılması durumunda köyün veya yerleşimin bütünü askerî üs olarak değerlendirilecek, ağır saldırıların hedefi hâline getirilecekti. Bu yaklaşım, sivil yaşam alanlarını geniş biçimde askerî hedef sayan bir savaş anlayışını ortaya koyuyordu.
Dolayısıyla Eisenkot ile Netanyahu arasında orantısız şiddet uygulama hususunda bir görüş ayrılığı olduğu söylenemez. Onun Netanyahu’ya itirazının önemli bir bölümü, askerî güç kullanmaya temayülünün daha az olmasından kaynaklanmıyor. Bu hususta aralarındaki görüş ayrılığı daha çok gücün hangi hedeflerle ve nasıl yönetildiğiyle ilgili.
Eisenkot, Haziran 2026’da Dahiya Doktrini’ni yeniden savunurken İsrail ordusunun Lübnan’daki hareket serbestisini sınırlayan ateşkesi de eleştirdi. Bu tutumu, geçmişte benimsediği savaş anlayışını sürdürdüğünün açık göstergesi. Eisenkot mevzubahis olduğunda kesinlikle savaş karşıtı bir muhalif figürden söz etmiyoruz. Savaşın daha etkili yürütülmesini isteyen güvenlikçi bir siyasetçiyle karşı karşıyayız. Kişisel sadelik ile askerî sertlik, onun kimliğinde birbirini dışlamıyor.
Genelkurmay başkanlığı dönemindeki 2018 Büyük Dönüş Yürüyüşü de onun Filistinli hayatına değer vermeyen bozuk sicilinin bir parçası. Gazze sınırındaki gösterilere yönelik Siyonist işgal gücünün tetikçileri tarafından açılan ateş sonucunda çocuklar, sağlık çalışanları ve gazeteciler dâhil çok sayıda Filistinli katledildi. Bu konuda açılan bir BM soruşturmasına göre İsrail güçlerinin bazı eylemleri savaş suçu veya insanlığa karşı suç oluşturabilecek mahiyetteydi.
Kişisel kayıp ve Netanyahu’yla kopuş
Evli ve beş çocuk babası olan Eisenkot, Aksa Tufanı’nın ardından Gazze’ye giren Siyonist işgal birimleriyle direniş güçleri arasında yaşanan bir çatışmada asker olan oğlu Gal Meir’i Aralık 2023’te kaybetti. Ayrıca direniş güçleriyle girişilen çatışmalarda iki yeğenini de kaybetti. Bu kayıplar, İsrail kamuoyunda onun sözlerine özel bir ağırlık kazandırdı. Askerleri savaşa gönderen kararları tartışırken bedel ödemiş bir baba olarak konuşması İsrail Yahudilerinin bir kısmında karşılık buluyordu. Bununla birlikte, kişisel yası onu otomatik bir barış siyasetine yöneltip güvenlikçi yaklaşımı terk etmesi gibi bir sonuç doğurmadı.
Eisenkot, 7 Ekim Aksa Tufanı’nın ardından hem Netanyahu’nun mevcut koalisyonuna muhalefetten katılımla oluşturulan acil durum ulusal birlik hükümetinde portföysüz bakan oldu hem de savaşın yönetimi için kurulan dar kapsamlı savaş kabinesinde gözlemci olarak görev yaptı. Ancak bir süre sonra hükümetle yaşadığı görüş ayrılıklarını Ocak 2024’ten itibaren kamuoyuna açık biçimde ifade etmeye başladı. Rehinelerin askerî operasyonlarla kurtarılabileceği beklentisini gerçekçi bulmadığını, Hamas’la anlaşmanın gerekli olduğunu söyledi. Hamas’ın mutlak yenilgisini vaat eden söylemi de sorguladı.
Bu, savaşın içinden yükselen ciddi bir strateji eleştirisiydi. Haziran 2024’te hükümetten ayrıldı ve Netanyahu’yu siyasi hesapları savaşın hedeflerinin önüne geçirmekle suçladı. Bu ayrışma Filistinlilerin hakları veya özgürlüğü üzerinden yaşanan bir görüş ayrılığı değildi. Tamamen İsrail’in savaş hedefleri ve yönetim biçimi üzerinden gelişti.
Değişim vaadinin kapsamı
Her ne kadar Eisenkot ile Netanyahu arasında Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkı ve orantısız şiddet kullanma konusunda ciddi farklılıklar bulunmasa da iç politikada aralarında ciddi görüş ayrılıkları var. Yargının siyasi denetimini güçlendiren düzenlemeleri geri çevirmeyi, başbakanlık süresini sınırlamayı ve 7 Ekim için resmî soruşturma komisyonu kurmayı vaat eden Eisenkot, zorunlu askerlik veya ulusal hizmet yükümlülüğünü genişletmek istiyor.
İlaveten, Batı Şeria’da Smotrich’in yetkilerini kaldırmayı, yerleşimci şiddetine müdahaleyi ve A ile B bölgelerindeki izinsiz yerleşim odaklarının tahliyesini savunuyor. Ancak yerleşimleri bütünüyle kaldırmaya ise kesinlikle yanaşmıyor. Filistinliler için öngördüğü düzen, İsrail’in üstün güvenlik denetimi altında, ordusu bulunmayan bir özerklik veya eksik devlet statüsünden öteye gitmiyor.
Bu çerçeve, iki devletli çözüme yaklaşımını da açıklıyor. Eisenkot için mevcut şartlarda bu çözümü savunmak tamamen bir “hayal”den ibaret. Filistinlilerle ayrışma düşüncesi, kesinlikle onların egemenlik hakkını tanımayı içermiyor. Onun bütün hesaplarının merkezinde İsrail’in Yahudi çoğunluğunun korunması ve güvenliğinin sağlanması var. Bu bağlamda yerleşimci terörünün önüne geçilmesi, ilhakın frenlenmesi ve günlük yaşam koşullarının iyileştirilmesi gibi öneriler ileri sürmekte. Ancak bunların işgalin sona erdirilmesi anlamına gelmediği de ortada. Eisenkot, Filistinlilerin kendi geleceklerini belirlemesini kabul etmekten ziyade İsrail’in kontrolünü daha sürdürülebilir kılmayı amaçlıyor.
Arap seçmenin önündeki sınır
İsrail vatandaşı Filistinlilerin siyasi ortaklığı Eisenkot’un demokrasi söyleminin tıkandığı ve Siyonist ırkçılığın duvarına çarptığı nokta olarak karşımıza çıkmakta. Ekim 2026 seçimleri Netanyahu karşıtı partilerin Filistinli/Arap partileri olmadan çoğunluğa ulaşamadığı ve hükümeti kurmaya muvaffak olamayacakları bir tablo ortaya çıkardı. Buna rağmen bu partilerle eşit ortaklık kurmanın önünde engel sayılabilecek çeşitli koşullar dayatılmakta.
Eisenkot, Arap partileriyle işbirliğini kayıtsız şartsız reddetmiyor. Ancak ortaklık için İsrail’in Yahudi devlet kimliğinin kabulü, Hamas’ı kınama ve ulusal hizmet gibi şartlar ileri sürüp Filistinli yurttaşların temsilini, Siyonist yerleşimci kolonyalist projeyi benimsemiş egemen çoğunluğun belirlediği çerçeveye sıkıştırıyor.
Eisenkot’un siyasi portresi buraya kadar izah ettiğimiz gerilimlerin birleşimi olmaktan ibaret. Faslı emekçi bir ailenin çocuğu olarak mütevazı bir kökene sahip. Lakin devletin askerî seçkinleri arasına yükselebilmiş bir figür. Siyonist sömürgeci kolonyalizme mündemiç savaş pratiği sebebiyle ağır kişisel kayıplar yaşamış birisi. Ancak savaş anlayışı sertliğini koruyor. Netanyahu’nun yönetim tarzına karşı kurumsal sorumluluğu savunuyor ama Filistinlilerin egemenliği fikrine ve kendi kaderlerini tayin hakkına hiç açık değil.
Onun iktidarı, yargı bağımsızlığı, yerleşimci şiddeti ve devlet yönetimi bakımından belki fark yaratabilir ama bu ihtimal, Dahiya Doktrini’nin mimarını barışın temsilcisine dönüştürmez. Eisenkot, İsrail’in krizine askerî devlet geleneğinin içinden verilen bir cevap. Bu cevabın sınırı, Filistinlilerin özgürlüğünü İsrail’in paranoyak boyuttaki güvenlik hesabına tabi tutmanın ötesine geçemiyor.


