Anı - Hatıra - Biyografi - Portre

Ömür Dediğin -3

"Hayat ileriye doğru yaşanıyor ama geriye doğru bakınca anlam kazanıyor." Ahmet Akçay yazdı..

28 Ekim 20263 dk okuma

Geçen bölümde köydeki ilkokul, 12 Eylül günleri ve Tekirdağ İmam Hatip Lisesi’nde başlayan yatılı hayat hatırlandı. Bu bölümde okulun son yıllarına ve ortak emeklere dönülüyor.

Son sınıfa geldiğimizde, şimdilerde duruyor mu bilmem, “Okul Başkanlığı” diye saygın bir unvan vardı. Şimdi avukat olan bir arkadaşımla birlikte o ulvi yük bizim omuzlarımıza kalmıştı. Okul tarihinde ilk kez bir “Mezuniyet Yıllığı” hazırlamak da bizlere nasip oldu. Yıllığın basım masraflarını karşılamak adına reklam toplamak için esnafı, iş yerlerini tek tek dolaşıp para istemek o günlerde bize ne kadar zor gelmişti… Hayatın o soğuk ve gerçek yüzüyle ilk temasımız belki de oydu. O yıllığı hâlâ bir hatıra abidesi gibi saklarım.

Mesleki tatbikat görevlerini de unutmamak gerek. Son sınıf öğrencileri tecrübe kazansın diye cuma günleri çevre köylerdeki camilere gönderilir, minberde vaaz verir, mihrapta imamlık yapardık. Yaşımız küçük ama mesuliyetimiz büyüktü; muazzam tecrübelerdi.

Bir de son sınıftayken okulun ana binasının yanına yeni bir yurt binası yapılması meselesi gündeme geldi. Okul yönetimi bizleri cuma günleri Müftülük izniyle Trakya’daki ilçe camilerine gönderir; vaaz verip namaz kıldırdıktan sonra yardım toplardık. Okulun 1970’lerden kalma, buram buram tarih kokan, resmî plakalı Ford minibüsü bizleri görev yerlerimize dağıtır, namaz sonrası da toplardı. O yurt binası, işte o samimi gayretler ve toplanan yardımlar sayesinde çok kısa sürede tamamlandı ve hizmete girdi. Bizler yatıp istifade edemesek de bizden sonrakilere güzel bir eser kaldı.

Yeni yurt binası niye mi bu kadar önemliydi? Çünkü biz yıllarca okul binasının en üst katındaki devasa koğuşta, sanırım 400 kişi falan, tek koğuş sisteminde bir arada yattık. Hatta öğrenci sayısı artıp orası da yetmeyince kapalı spor salonunu dahi birkaç yıl yatakhane olarak kullanmak zorunda kalmıştık. Çok zaman olmadı, duyduğum kadarıyla o bin bir emekle yapılan yurt binası, deprem yönetmeliğine uymadığı gerekçesiyle yıkılmış…

İşte o yıllarda, özellikle lise çağlarında, insanda aidiyet, şuur ve mensubiyet duygusu şekillenmeye başlıyor. Birbiri ardına okunan tercüme eserler, İstanbul’a uzanıp takip edilen ufuk açıcı konferanslar, Karagümrük Feza Sineması’ndaki buluşmalar, siyasi söylemler ve yönelimler, miting heyecanları… Perdeleri sıkıca çekilmiş dernek ve vakıf binalarında, o günlerin yasaklı isimlerinin VHS kasetlerini nefesimizi tutarak izlemelerimiz… Ve elbette Millî Gençlik Vakfı (MGV) ile kenetlendiğimiz o unutulmaz yıllar… Şimdi dönüp düşününce sanki o yaşta kendi sıkletimizden çok daha ağır bir yükün altına göğsümüzü koymuşuz gibi geliyor.

Sonraki bölümlerde nasip olursa henüz 11-12 yaşlarında gencecik bir çocukken aile ocağından ayrılıp yatılı okul hayatının o soğuk ranzalarına tutunan bir çocuğun neler hissettiğini, ne tür menfi ve müspet tecrübelerle yoğrulduğunu yazmaya çalışacağım. Zira o erken ayrılığın, bir insanın karakteri ve tüm hayat çizgisi üzerinde silinmez izler bıraktığına inanıyorum.

Dedik ya, hayat ileriye doğru yaşanıyor ama geriye doğru bakınca anlam kazanıyor.

Devam edecek…

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Anı - Hatıra - Biyografi - Portre
Fatma Aydın Ataş28 Ekim 20266 dk okuma

Hayal Ettiğim Yerde Olmak

Anı - Hatıra - Biyografi - Portre
Fatma Aydın Ataş21 Ekim 20265 dk okuma

Olmam Gereken Yer

Anı - Hatıra - Biyografi - Portre
Umut Özgürleş20 Ekim 20263 dk okuma

José Mujica: Sade Bir Hayat, Sıra Dışı Bir Lider