
Tasarruf Öğüdü Kime Verilir?
"En önemlisi, tasarruf öğüdünü verenler kendi öğütlerine ne kadar uyuyor?" Asaf Demir yazdı..
Tasarruf Öğüdü Kime Verilir?
31 Ekim Dünya Tasarruf Günü
Bugün Dünya Tasarruf Günü.
Yine tasarrufun öneminden söz edilecek. İsrafın zararları anlatılacak, kaynaklarımızı dikkatli kullanmamız öğütlenecek. Televizyonlarda uzmanlar konuşacak, kurumlar mesajlar yayımlayacak. Vatandaşın daha az harcaması, tüketimini azaltması ve zor günlere hazırlıklı olması istenecek.
İyi de insan sormadan edemiyor: Kime anlatıyoruz bütün bunları?
Ay sonunu getiremeyen emekliye mi? Maaşını aldığı gün kira, fatura ve mutfak masrafları arasında paylaştıran çalışana mı? Çocuğunun ayakkabısını bir yıl daha giydirebilmek için tamir ettiren anneye mi?
Bunların hangisine tasarruf öğreteceğiz?
Elbette tasarruf önemlidir. İsrafın savunulacak hiçbir tarafı yoktur. İmkânı olanın da olmayanın da elindekinin kıymetini bilmesi gerekir. Yalnız, tasarrufla yoksulluğu birbirine karıştırmamak şartıyla.
Eskiden evlerimizde başka bir alışkanlık vardı. Sofraya yenilebilecek kadar yemek konur, artanı ertesi gün değerlendirilirdi. Bayatlayan ekmek hemen çöpe atılmazdı. Eskimiş kıyafetler onarılır, küçülenler kardeşe, akrabaya verilirdi. Ayakkabının tabanı değişir, sökülen pantolon dikilirdi.
Bunları yalnızca yoksulluktan yapmazdık. Eşyaya, ekmeğe, emeğe saygımız vardı.
Bir dilim ekmeğin sofraya gelene kadar kaç insanın elinden geçtiğini düşünürdük. Tarlayı süren çiftçiyi, buğdayı taşıyan işçiyi, değirmenciyi, fırıncıyı bilirdik. Çöpe atılan ekmek yalnızca birkaç liralık kayıp değildi bizim için.
Bugün ise başka bir tüketim alışkanlığı gelişti.
İhtiyacımız olmadığı hâlde alışveriş yapıyoruz. Dolaplarımız giymediğimiz kıyafetlerle dolabiliyor. Birkaç kez kullanılan ayakkabılar, modası geçti diye kaldırılan elbiseler, çalıştığı hâlde yenisi alınan telefonlar...
Restoranlarda masalar çeşit çeşit yemeklerle donatılıyor. Sipariş edilenlerin yarısı yenmeden kalkılıyor. Açık büfelerde tabaklar dolduruluyor, ardından dokunulmamış yiyecekler çöpe gidiyor.
Bir tarafta pazardan birkaç parça sebze alabilmek için hesap yapan insanlar, diğer tarafta yiyebileceğinden fazlasını sipariş edip bırakanlar var.
Tasarruf, ihtiyaç duyduğumuz şeylerden vazgeçmek değildir. İhtiyacımız olmayanı tüketmemektir. Çocuğumuzun beslenmesinden kısmak değil, soframızdaki fazlalığı azaltmaktır. Kış günü üşüyerek oturmak değil, kullanılmayan odanın ışığını söndürmektir. Eskiyen bir ceketi giymek ayıp olmadığı gibi, imkânı olduğu hâlde her sezon gardırobunu yenilemek de bir marifet değildir.
Üstelik israf yalnızca zenginlerin meselesi de değil. Hepimizin kendi hayatında gözden geçirmesi gereken alışkanlıkları var. Gereksiz yere akan su, kullanılmadan bozulan gıda, ihtiyaçtan çok gösteriş için yapılan harcamalar bunların arasında.
Buraya kadar tamam.
Gelelim işin pek konuşulmayan tarafına.
Vatandaşa tasarrufu anlatanların kamu kaynaklarını nasıl kullandığına da bakmamız gerekmez mi?
Makam araçları, temsil ve ağırlama giderleri, gösterişli toplantılar, ihtiyaç olup olmadığı tartışılan hizmet binaları, pahalı tefrişatlar...
Bunların her biri kamu bütçesi açısından sorgulanabilmelidir.
Bir devlet dairesinde gereksiz yanan lambanın hesabı soruluyorsa gereğinden pahalı alınan makam aracının da hesabı sorulmalıdır. Memurun kullandığı kâğıttan tasarruf beklenirken yöneticilerin harcamaları denetim dışında kalmamalıdır.
Kamu yöneticileri için tasarruf, gönüllü bir fedakârlıktan önce görevlerinin gereğidir. Çünkü harcadıkları para kendilerine ait değildir. O paranın içinde işçinin alın teri, esnafın kazancı, emeklinin ödediği vergi vardır.
Mesele yalnızca bütçeden ne kadar para çıktığı da değil. O harcamanın gerekli olup olmadığı, kime ne fayda sağladığı ve hesabının verilip verilmediğidir.
Elbette devletin de vatandaşın da zorunlu harcamaları olacak. Her harcamayı israf saymak doğru değil. Bir okulun, hastanenin, yolun yapılmasıyla ihtiyaç duyulmayan bir binanın gösterişli mobilyalarla döşenmesini aynı kefeye koyamayız.
Bir de işin çocuklarımızla ilgili tarafı var.
Çocuklara sürekli yeni şeyler alarak onları mutlu ettiğimizi düşünüyoruz. Daha eskimeden değiştirilen çantalar, henüz oynanmamış oyuncakların yanına eklenen yenileri, bir hevesle alınan ve sonra unutulan eşyalar...
Oysa çocuklar tasarrufu nasihatlerden çok evde gördükleri davranışlardan öğreniyor. Sofrada kalan yemeğin nasıl değerlendirildiğini, bozulan eşyanın neden hemen atılmadığını, alışverişe çıkarken ihtiyaç listesi yapılıp yapılmadığını görüyorlar.
Bir çocuğa ekmeğini çöpe atmamasını öğütlerken yetişkinlerin önlerindeki dolu tabakları bırakıp kalkması da ayrı bir çelişki.
Bütün bunları konuşurken önemli bir gerçeği gözden kaçırmayalım.
Bugün ülkemizde birçok insan artık tasarruf edebileceği bir gelire sahip olmanın derdinde. Birikim yapmak bir yana, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor. Böyle bir insana sürekli daha az tüketmesini söylemek, yaşadığı sıkıntıyı anlamamak demektir.
Çünkü insanın yeterince beslenmesi, mevsimine uygun giyinmesi, evini ısıtması ve çocuğunun ihtiyaçlarını karşılaması israf değildir.
Bunlar hayatın olağan ihtiyaçlarıdır.
31 Ekim'i yalnızca tasarruf öğütleri verilen bir gün olarak geçirmeyelim. Kendi evimizin mutfağına, gardırobumuza, alışveriş alışkanlıklarımıza bakalım. Ardından aynı dikkatle kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını da sorgulayalım.
Evimizde ihtiyaç fazlası ne alıyoruz? Ne kadar yiyeceği çöpe atıyoruz? Henüz kullanılabilecek eşyaları neden değiştiriyoruz? Çocuklarımıza tutumlu olmayı öğretirken kendimiz nasıl davranıyoruz?
Peki, kamu adına harcama yapanlar aynı soruları kendilerine soruyor mu? Alınan her makam aracı gerçekten gerekli mi? Yapılan her temsil harcaması kamu yararına mı? Kullanılmayan binaların, gereksiz toplantıların, gösterişli makam odalarının bedelini kim ödüyor? Tasarruf genelgeleri hazırlanırken bu harcamalar ne ölçüde azaltılıyor? Vatandaştan fedakârlık bekleyenler kendi harcamalarının hesabını ne kadar açık veriyor?
Zenginin israfını görmezden gelip yoksulun sofrasındaki lokmaları saymakla tasarruf kültürü oluşturulabilir mi?
Ve en önemlisi, tasarruf öğüdünü verenler kendi öğütlerine ne kadar uyuyor?


