Genel

Zamanın İptidası ve Hizânetü’l-Hikme’den Akademiye Teceddüt

"Hakîkat sevdalısı mütercimler, çevirdikleri kitapları nasıl altın terazilerinde tarttılar?" Reîsü’l Beytü’l-Hikme el-Kindî kaleme aldı..

Reîsü’l Beytül Hikme el- Kindî profil fotoğrafıReîsü’l Beytül Hikme el- KindîKindî Reîsü’l-MütercimînKonuk yazarTüm yazılarını gör
16 Ekim 20262 dk okuma

Sabıkan İcmali (1. Bölümün Özeti):

İlk kelâmımızda beyân eylediğimiz üzere, ben Dicle’nin sularıyla yıkanan, hilâfetin kalbgâhı Bağdat’ta neşvünemâ bulan Beytülhikme’yim. Akıl ile vahyin, Doğu ile Batı’nın sönmez kandillerini sînemde cem eyleyen bir ilim dergâhıyım.

Lâkin şanlı târîhimin arkasında, aklı devlet zoruyla dikte eden ve ulemâyı zindanlara atan Mihne Süreci’nin o karanlık ve feryâd u fîgân dolu fikrî baskı safhası da mühürlü bir sır gibi saklıdır.

Mürekkeb-i divîtim bugün, bir rüyânın hakîkate inkılâb ettiği o ilk demleri, saray kütüphanesinin loş gûşelerinden (köşelerinden) cihanşümul bir akademiye tahvil oluşumun hikâyetini fâş eyleyecektir.

Bilesiniz ki dünyâyı sarsan bu muazzam binânın harcı bir günde karılmadı; ulu hakanların ihtirası, ulemânın cehdi ve uykusuz gecelerin nûruyla ilmek ilmek dokundu.

Her şey, Cennetmekân Halife Mansûr’un, Arap Yarımadası’nın hudutlarından taşra kalan o kadim dünyâyı, feleğin (gökyüzünün) esrârını ve insan bedeninin şifâsını merak eylemesiyle başladı.

Şehir, dairesel bir planla Medinetü’s-Selam adıyla sıfırdan inşa olunurken hilâfet sarayının en mutena yerine Hizânetü’l-Hikme (Hikmet Hazinesi) tesmiye olunan küçük bir kütüphane konduruldu. Halifenin murâdı, ilk etapta tıp ve astronomiye dair amelî (pratik) faydası olan Farsça ve Süryanice parşömenleri bir araya cem etmek idi.

Nev-zuhur (yeni doğan) bu devletin zihnî ihtiyacını teskin için atılan bu ilk adım, asırlarca sönmeyecek olan o muazzam meşalenin ilk kıvılcımıydı.

Binbir Gece Masalları’nın haşmetli hakanı Harun Reşid devrine dâhil olundukta, Bizans hududuna düzenlenen gazâlardan ve fethedilen kadim şehirlerden devşirilen nâdire-i rûzigâr (nadir bulunan) yazma eserler, kervanlarla Bağdat’a akmaya başladı.

Gayrı ben, sadece tozlu kitapların istiflendiği sönük bir depo olmaktan sıyrılmış; Garp’ın felsefesini, Şark’ın matematiğini soluyan, Atina ve İskenderiye’nin kayıp hafızasını koruyan bir mülteca (sığınak) hâline gelmiştim.

Lâkin bana asıl rûhumu üfleyen, beni kelimenin tam manasıyla bir Yüksek Bilimler Akademisi ve Çeviri Enstitüsü rütbesine yükselten zat, Halife Me’mûn oldu.

Rivâyet olunur ki halife, rüyâsında Aristoteles’i müşâhede edip aklın tılsımına râm olduktan sonra, beytülmâlin (devlet hazinesinin) kapılarını ilmin önüne bî-pervâ serdi. Sınır ötesindeki krallara elçiler, kitap toplama heyetleri gönderip parşömen avına çıktı.

Benim odalarım, o günden sonra Latince, Grekçe, Sanskritçe ve Pehlevice dillerinin havada uçuştuğu, insanlığın ortak aklının imal edildiği mübarek bir ilim fabrikasına tebeddül eyledi.

Gelen her kitap ufkumuzu biledi; lâkin bu nûranî yükseliş, felsefenin devlet gücüyle kırbaç gibi kullanılacağı o meşum kırılmanın da ayak seslerini taşımaktaydı.

Peki, bu odaların derûnunda hummalı bir arı kovanı gibi işleyen o büyük tercüme hareketi nasıl vuku buldu? Hakîkat sevdalısı mütercimler, çevirdikleri kitapları nasıl altın terazilerinde tarttılar?

⏳ Mürekkebe eş değer altınların ve gökyüzünü haritalandıran rasathanelerin şanlı destanı, haftaya 3. Bölüm’de burada...

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Genel
Bayram Ali Akyüz14 Ekim 20264 dk okuma

Kardeşliğin de Bir Vicdanı Olmalı

Genel
Bayram Ali Akyüz6 Ekim 20264 dk okuma

Vicdan Yoksa Ha Şeytan Ha İnsan!

Genel
Derya İz4 Ekim 20262 dk okuma

Kelimelerimizi Kaybederken