
Ahdnâme ve İslamiyet’in Nûru -4
"Uzun huzur devri, asırlar sonra ufukta yeni fırtınaların kopmayacağı manasına gelmiyordu." Aliya İzzet Bey yazdı..
Sabıkan İcmali (3. Bölümün Özeti):
Geçen kelâmımızda beyân eylediğimiz üzere; ne Katolik Garp’a ne de Ortodoks Şark’a boyun eğen Bogomil halkı, inançlarını ve hürriyetlerini korumak için asırlarca bu sarp dağlara sığınmıştı.
Zulme karşı yükselen o sessiz çığlıklarını ise her biri birer hürriyet vesikası olan Steçak taşlarına nakşetmişlerdi. Lakin Garp dünyasının dinmeyen Haçlı iştihası, Macar krallarının bitmek bilmeyen istilaları ve engizisyon zulmü, bu asil kavmi artık uçurumun kenarına kadar getirmişti.
Mürekkeb-i divîtim bugün; 1463 senesinin baharında Bosna dağlarında yankılanan at nalları ve tekbir sesleriyle birlikte, bu topraklara asırlarca beklenen o adalet güneşinin, yani Osmanlı sancağının doğuşunu fâş eyleyecektir. 4
Cihanı titreten ulu hükümdar Fatih Sultan Mehmed Han, ordusuyla bu yalçın coğrafyaya girdiğinde Bosna Krallığı’nın son kalesi olan Jajce düşmüş, dağlar yeni bir nizamın şafağına uyanmıştı.
Garp’ın dinî baskılarından yorulan, ruhları ve bedenleri prangaya vurulan bu dağlı halk; Osmanlı’nın adaletini gördüğünde aradığı huzuru nihayet bulmuştu.
Cihan sultanı, sadece toprakları fetheden bir fatih olarak değil, kalpleri fetheden muazzam bir asaletle Bosna halkının karşısına çıktı. Milodraz ovasında atından inip, asırlardır dağ başlarındaki manastırlarda korku içinde titreyen Katolik Fransisken rahiplerine ve ezilen Bogomil nâsına (insanlarına) tarihin en büyük hürriyet beyannamesini, yani o mukaddes Milodraz Ahdnâmesi’ni bağışladı.
Fatih, kendi mührünü bastığı o şanlı vesikada şöyle buyuruyordu: "Ben ki Sultan Mehmed Han’ım... Bosna ruhbanlarına ihsan edip buyurdum ki; ne kendilerine ne canlarına ne mallarına ne de kiliselerine hiçbir kimseden zerre kadar fütur gelmeye, hür ve emniyette olalar...
" Bu ferman, dünyada insan haklarının henüz adı bile anılmazken, inanç hürriyetini devletin namusu sayan emsalsiz bir vesikaydı.
İşte bu nûranî adalet, asırlardır dinleri uğruna Haçlı ordularına direnen, kilisenin sömürüsüne karşı sessizce duran inatçı Bogomil kavminin kalbini eritiverdi.
Onlar, Osmanlı’nın bu engin hoşgörüsünde ve İslamiyet’in nûrunda kendi kadim inançlarının o sadeliğini, dünya malına tamah etmeyen temizliğini buldular.
Ne bir zorlamayla ne de kılıç korkusuyla; tamamen kendi hür iradeleriyle, kitleler halinde İslamiyet’in nuruna râm oldular. Bogomillerin o samimi ve yalın tevhîd inancı, İslam’ın hakikatiyle öyle bir harmanlandı ki, ortaya devlete sadık, dinine âşık, bükülmez o asil Boşnak kimliği çıktı.
Başka coğrafyalarda fethedilen halklar asırlarca eski dinlerinde kalırken, Bosna halkının bu kadar kısa sürede ve gönülden ihtida etmesi, tarihin kaydettiği en muazzam vicdani buluşmadır.
O günden sonra bu topraklarda ne kiliseler yıkıldı ne de kimsenin inancına zerre kadar halel geldi. Bilakis, ezan sesleri kilise çanlarıyla omuz omuza verip Bosna’nın dağlarında ve nehir boylarında bir arada yaşamanın asil bir senfonisine dönüştü.
Dağlı Bogomiller kısa sürede sarayların ulu paşaları, vezirleri ve serhaddimizin en sadık muhafızları oldular. İstanbul’dan Balkanlar’a uzanan bu köprü, Bosna’yı imparatorluğun gözbebeği yaptı.
Lakin bu uzun huzur devri, asırlar sonra ufukta yeni fırtınaların kopmayacağı manasına gelmiyordu.
Peki, asırlarca barış ve adalet içinde yaşayan Bosna, Osmanlı sancağı geri çekildiğinde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun pençesine nasıl düştü? Gazi Paşalarımızın kanıyla sulanan bu topraklarda modern asrın ilk büyük çilesi nasıl başladı?


