
Cumhuriyet Kuruldu, Demokrasi Nerede Kaldı?
"Cumhuriyet’i kurduk, sandıkta iktidar değiştirmeyi öğrendik; peki, demokrasiyi yalnızca kendimiz için değil, herkes için savunmayı başarabildik mi?" Metehan Candan yazdı..
Bir imparatorluk yıkıldı, saltanat kaldırıldı, Cumhuriyet ilan edildi. Aynı cephede savaşan komutanlar karşı karşıya geldi, muhalefet eden bir milletvekili öldürüldü, siyasi partiler kapatıldı. Türkiye yeni bir devlet kurmayı başardı. Peki, demokrasiyi neden aynı hızla geliştiremedi?
29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildiğinde Türkiye yalnızca yönetim biçimini değiştirmiyordu. Altı asırlık saltanat sona ermiş, egemenlik millete geçmişti. Yıllarca savaşmış, yoksullaşmış, büyük kayıplar vermiş bir toplum için bu, tarihî bir değişimdi.
Ancak Cumhuriyet’in kuruluşunu yalnızca zaferlerle, törenlerle ve alınan kararlarla anlatırsak o dönemin en çetin meselelerini gözden kaçırırız.
Çünkü bağımsızlık mücadelesini birlikte yürüten insanlar, ülkenin nasıl yönetileceği konusunda aynı görüşte değildi. Aynı orduda savaşan komutanlar birbirine karşı çıktı. Mecliste sert tartışmalar yaşandı. Birlikte ülkeyi kurtaran isimlerin bir bölümü birkaç yıl sonra mahkemelerde yargılandı.
Bütün bunlar neden yaşandı? Cumhuriyet’i kuranlar, farklı düşüncelerin birlikte yaşayabileceği siyasi düzeni neden aynı hızla kuramadı?
Bu soruların cevabını aramak için biraz geriye gitmek gerekiyor.
Cumhuriyet’in temelleri Osmanlı’da atıldı
Cumhuriyet’i Osmanlı geçmişinden tamamen kopuk bir başlangıç olarak görmek doğru değil.
1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı ve 1876 Kanun-i Esasi ile başlayan değişim arayışları, devletin yönetim anlayışını tartışmaya açmıştı. 1877’de Meclis-i Mebusan toplandı. II. Abdülhamid döneminde çalışmalarına ara verilen Meclis, 1908’de yeniden açıldı.
Anayasa, hürriyet, temsil ve millet iradesi Cumhuriyet’ten önce de siyasi hayatın gündemindeydi.
Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay da Osmanlı’nın yetiştirdiği insanlardı. Aynı askerî gelenekten gelmiş, benzer siyasi tecrübeler yaşamışlardı.
Cumhuriyet’i kuran kadrolar Osmanlı’nın okullarında yetişmiş, ordusunda görev yapmıştı.
Yeni devlet geçmişin birikimi üzerine kuruldu. Ancak o geçmişten yalnızca kurumlar ve yetişmiş kadrolar gelmedi. Siyasi iktidarın paylaşılması konusundaki anlaşmazlıklar da devam etti.
1908’de büyük umutlarla ilan edilen İkinci Meşrutiyet’in ardından sert iktidar mücadeleleri yaşandı. 1909’daki 31 Mart Vakası, II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi ve 1913 Babıali Baskını bunun örnekleriydi.
Anayasa ve Meclis vardı ama siyasi anlaşmazlıkları hukuk içinde çözme alışkanlığı yeterince gelişmemişti.
Bağımsızlık mücadelesinde herkes aynı fikirde değildi
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Anadolu işgallerle, yoksullukla ve savaşın bıraktığı ağır yıkımla karşı karşıya kaldı.
Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayan süreç, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla yeni bir aşamaya ulaştı.
Birinci Meclis, farklı düşüncelerden insanların bir arada bulunduğu bir yapıydı. Askerler, din adamları, hukukçular, tüccarlar ve farklı siyasi görüşlerden milletvekilleri aynı çatı altındaydı.
Bağımsızlık konusunda birleşiyorlardı fakat devletin nasıl yönetileceği konusunda ayrılıyorlardı.
Mustafa Kemal Paşa’yı destekleyen Birinci Grup ile muhalif İkinci Grup arasında özellikle Başkumandanlık yetkileri, İstiklal Mahkemeleri ve Meclisin denetlenme yetkisi konusunda sert tartışmalar yaşandı.
Hüseyin Avni Ulaş ve Ali Şükrü Bey gibi isimler, olağanüstü yetkilerin Meclisin gücünü zayıflatmasından endişe ediyordu.
Burada önemli bir ayrıntı var: Bu muhalifleri doğrudan Cumhuriyet düşmanı olarak görmek doğru değil. Çünkü Cumhuriyet henüz ilan edilmemişti. Üstelik itirazların önemli bir bölümü yönetimin uygulamalarına ve yetkilerin kullanımına yönelikti.
Elbette muhalefetin tamamı aynı düşüncede değildi. Saltanata yakın duranlar da vardı, millet egemenliğini savunup hükümetin kararlarını eleştirenler de.
Peki, bağımsızlık mücadelesine katılmış insanların hükümeti eleştirmesi neden bu kadar büyük bir gerilim yaratıyordu?
Ali Şükrü Bey cinayeti
Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey, Osmanlı donanmasında görev yapmış, Millî Mücadele’yi desteklemiş etkili bir milletvekiliydi.
Mecliste hükümeti sert biçimde eleştiriyor, basın özgürlüğünü savunuyor, olağanüstü yetkilere karşı çıkıyordu. Lozan görüşmeleri sırasında İsmet Paşa başkanlığındaki heyeti de eleştirmişti.
Görüşlerini Ankara’da çıkardığı Tan gazetesi aracılığıyla kamuoyuna duyuruyordu.
27 Mart 1923 akşamı ortadan kayboldu.
Tanık anlatımlarına göre Topal Osman Ağa’nın adamlarından Mustafa Kaptan tarafından bir kahvehaneden çağrılarak götürülmüştü.
Bir daha geri dönmedi.
Kaybolduğu haberi Meclise ulaştığında Ankara karıştı. Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Bey’in Mecliste yükselen sorusu dönemin siyasi gerilimini anlatıyordu:
“Ya siyasi ise efendiler! Ya siyasi ise?”
Ali Şükrü Bey’in cesedi günler sonra Ankara’da gömülü olarak bulundu.
Soruşturma bulguları cinayeti Topal Osman Ağa ve adamlarını işaret ediyorlardı. Mustafa Kemal Paşa’nın muhafız birlikleriyle bağlantılı olan Topal Osman, askerî birliklerle çıkan çatışmada ağır yaralanarak öldü.
Cinayetin daha üst düzeyde siyasi bir emirle işlendiğine ilişkin iddialar ortaya atıldı. Ancak bunu kesin biçimde kanıtlayan bir bulgu ortaya konulamadı. Topal Osman’ın yargılanamadan ölmesi de olayın bütün bağlantılarının aydınlatılmasını engelledi.
Siyasi iddialarla kanıtlanmış olayları birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Fakat ortada son derece ağır bir gerçek vardı.
Millî Mücadele’yi destekleyen ve Mecliste hükümete muhalefet eden bir milletvekili öldürülmüştü.
Cumhuriyet’in ilanından yalnızca birkaç ay önce yaşanan bu cinayet, siyasi tarihimizin en tartışmalı olaylarından biri olarak kaldı.
Cumhuriyet ilan edildi, anlaşmazlıklar bitmedi
1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı. 1923’te seçimlerin yenilenmesine karar verildi.
İkinci Grup üyelerinin büyük bölümü yeni Meclise giremedi. Seçimler, bugünkü anlamda örgütlü siyasi partilerin eşit şartlarda yarıştığı bir ortamda yapılmadı.
29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi ve Mustafa Kemal Paşa ilk Cumhurbaşkanı seçildi.
Ancak yeni yönetimin siyasi uygulamalarına yönelik eleştiriler devam etti.
17 Kasım 1924’te Kâzım Karabekir’in başkanlığında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele gibi Millî Mücadele’nin önde gelen isimleri de bu siyasi hareketin içindeydi.
Parti Cumhuriyet’e bağlılığını açıklıyor; hükümetin ekonomi politikalarını, merkeziyetçi yönetimini ve siyasi uygulamalarını eleştiriyordu.
1925’te Şeyh Sait İsyanı başladı. Hükümet, Takrir-i Sükûn Kanunu ile geniş yetkiler elde etti. İstiklal Mahkemeleri yeniden devreye girdi. Muhalif gazeteler kapatıldı, gazeteciler yargılandı.
3 Haziran 1925’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı.
1926’daki İzmir suikastı girişiminin ardından yeni yargılamalar yapıldı. Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele beraat etti. Rauf Orbay gıyabında mahkûm edildi.
Birlikte bağımsızlık mücadelesi veren insanlar artık birbirlerinin siyasi rakipleriydi.
1930’da Mustafa Kemal Paşa’nın desteğiyle Fethi Okyar, Serbest Cumhuriyet Fırkasını kurdu. Yeni parti kısa sürede büyük ilgi gördü. Ekonomik sıkıntılardan ve hükümetin uygulamalarından şikâyet eden kesimler partiye yöneldi.
İktidarla muhalefet arasındaki gerilim artınca Fethi Okyar, 17 Kasım 1930’da partisini feshetti.
Böylece ikinci çok partili hayat denemesi de sona erdi.
Cumhuriyet yönetimi muhalefet partileriyle iki kez karşılaşmış, ancak siyasi rekabet kalıcı hâle gelememişti.
Cumhuriyet vardı, demokrasi neden gecikti?
Cumhuriyet’in ilk yıllarında eğitim, hukuk, sanayi ve toplumsal yaşamda köklü değişiklikler gerçekleştirildi.
Kadınlara 1930’da belediye seçimlerinde, 1934’te milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanındı. 1935’te kadın milletvekilleri Meclise girdi.
Bunlar Türkiye açısından önemli kazanımlardı.
Ancak aynı dönemde ülke tek parti yönetimi altındaydı. Seçmenin iktidarı başka bir partiyle değiştirebileceği sürekli ve serbest bir siyasi rekabet bulunmuyordu.
Cumhuriyet ile demokrasi arasındaki fark da burada ortaya çıkıyordu.
Cumhuriyet, egemenliğin hanedandan alınarak millete verilmesiydi. Demokrasi ise millet adına kullanılan yetkinin seçimlerle, hukukla, özgür basınla ve örgütlü muhalefetle denetlenebilmesiydi.
Cumhuriyet’in kurulması, bu şartların tamamının aynı anda gerçekleştiği anlamına gelmiyordu.
Dönemin ağır savaş şartları, güvenlik sorunları ve reformların gerçekleştirilmesi yönündeki kaygılar elbette önemliydi. Ancak siyasi muhalefetin faaliyet alanını daraltan kararlar da yönetimin tercihleriydi.
Asıl sorun, muhalefetin varlığını kabul etmekle onun iktidara gelme ihtimalini kabul etmek arasındaki farktı.
Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yeniden çok partili hayata yöneldi.
1946 seçimleri tartışmalı koşullarda yapıldı. 14 Mayıs 1950’de ise gizli oy, açık sayım ve yargı denetimiyle gerçekleştirilen seçimleri Demokrat Parti kazandı.
Cumhuriyet Halk Partisi yirmi yedi yıllık iktidarın ardından yönetimi devretti.
Türkiye’de siyasi iktidar ilk kez genel seçim sonucunda barışçıl biçimde el değiştirmişti.
Ancak demokrasi sorunu burada da bitmedi.
Demokrat Parti döneminin ilerleyen yıllarında basın ve muhalefet üzerindeki baskılar arttı. 27 Mayıs 1960 askerî darbesiyle seçilmiş hükümet devrildi. Başbakan Adnan Menderes ile iki bakan idam edildi.
1971 muhtırası, 1980 darbesi, 28 Şubat 1997 süreci, 2007 elektronik muhtırası ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, Türkiye’nin demokratik hayatında farklı niteliklerde ağır krizler yarattı.
Sandıkta iktidar değiştirmeyi öğrenmiştik ama seçilmiş yönetimlerin hukuk ve demokrasi içinde görev yapmasını güvence altına almakta ciddi sorunlar yaşamaya devam ediyorduk.
Peki, halk bu işin neresinde?
Siyasi tarihimizi anlatırken sürekli devlet adamlarından, askerlerden, partilerden ve liderlerden söz ediyoruz.
Peki, halkın bu siyasi kültürde hiç mi payı yok?
Yüzyıllarca güçlü devlet düşüncesiyle yaşayan bir toplumda, yönetimi eleştirmek kimi zaman devlete karşı çıkmakla karıştırıldı. Devletle hükümet, milletle iktidar arasındaki ayrım yeterince yapılamadı.
Çok partili hayata geçtikten sonra da bu alışkanlık tamamen değişmedi.
Kendi desteklediği partinin yanlışlarını görmezden gelen, aynı uygulamayı siyasi rakibi yaptığında sert biçimde eleştiren anlayış her dönemde karşımıza çıktı.
Elbette baskılara karşı çıkan, hak arayan, özgürlükleri savunan ve bunun bedelini ödeyen insanlar da vardı.
Ama güçlü lidere bağlılık, zaman zaman hukukun ve kurumların önüne geçti.
Oysa bir siyasi partiyi desteklemek, onun bütün kararlarını doğru kabul etmeyi gerektirmez. Bir lideri sevmek, yanlışlarını eleştirmeye engel olmamalıdır.
İktidarların değişmesi tek başına yeterli değil. İktidara gelenlerin muhalefete, hukuka ve özgürlüklere bakışı da değişmeli.
Aksi hâlde yalnızca yönetenler değişir, sorunlar devam eder.
Bir asır sonra ne değişti?
Cumhuriyet’in kuruluşunun üzerinden yüz üç yıl geçti.
Türkiye büyük dönüşümler yaşadı, ekonomik ve toplumsal bakımdan gelişti, seçimlerle iktidarlar değiştirdi.
Ancak siyasi hayatımızdaki bazı alışkanlıkları değiştirmekte aynı başarıyı gösterdiğimizi söylemek zor.
Bugün hâlâ iktidarla muhalefetin birbirini nasıl gördüğünü, siyasi eleştirinin sınırlarını, hukukun herkese aynı şekilde uygulanıp uygulanmadığını tartışıyoruz.
Bir tarafın dün karşı çıktığı uygulamayı bugün savunması, diğer tarafın aynı uygulama kendisine yöneldiğinde itiraz etmesi artık şaşırtıcı gelmiyor.
Osmanlı’yı anlamak için Cumhuriyet’i küçültmeye, Cumhuriyet’i savunmak için de Osmanlı’nın bütün birikimini yok saymaya ihtiyaç yok.
Aynı şekilde Cumhuriyet’in kazanımlarını savunmak, kuruluş dönemindeki bütün siyasi uygulamaları doğru kabul etmeyi gerektirmiyor.
Ali Şükrü Bey cinayetini de konuşabilmeliyiz, Cumhuriyet’in gerçekleştirdiği reformları da. Muhalefet partilerinin kapatılmasını da sorgulayabilmeliyiz, yeni devletin hangi ağır şartlarda kurulduğunu da unutmamalıyız.
Tarihimizin yalnızca hoşumuza giden taraflarını anlatırsak bugünkü yanlışlarımızı da görmezden gelmeye başlarız.
Cumhuriyet’in ilanıyla egemenlik hukuken millete geçti. 1950’de seçmen iktidarı değiştirebildiğini gösterdi.
Ama aradan geçen bunca yılın ardından şu soruyu sormak hâlâ gerekli:
Cumhuriyet’i kurduk, sandıkta iktidar değiştirmeyi öğrendik; peki, farklı düşünene tahammül etmeyi, hukuku herkes için savunmayı ve demokrasiyi yalnızca kendi tarafımız için istememeyi başarabildik mi?


