
Cangeldi’den: Sözün Haysiyeti
"Parıltılı tuzakların ruhunuzu mankurtlaştırmasına müsaade etmeyin." Yedigey Cangeldi (Эдигей Жангелди) kaleme aldı..
Uçu bucağı görünmey, gök birle yer kavuşkan sapsarı Sarı-Özek bozkırından, rüzgarın ak mayalarla yarıştığı, kopuzun tellerinden süzülen asırlık efsanelerin içinden sesleniyorum size. Ben, ömür boyu Boranlı beketinin sıcağında soğuğunda yanmış, alın terinin tuzunu tatmış ve demiryolunun kara çanını yutarak yaşlanmış, bozkırın tozuyla yoğrulmuş aksakal bir bilgeyim.
Bizniñ bu ata-babadan kalğan mukaddes toprağımızda, Sarı-Özek’in sonsuz ufkunda ne adlar silindi, ne ulu beyler göçtü gitti de bir tek bozkırın kadim töresi, buzulmas saltı ve toprağın hafızası baki kaldı.
Bu ata yurtta toprak, yazın kor ateşle, аптабында tepeden çog dökülürcesine kaynar kavrulur; kışın kahrında ise kemiğe işleyen dondurucu buzdan bir sovut kuşanıp donar kalır. Mundag çetin şartlarda bile insan balasını yeryüzünde dimdik tutkan, ona can veren yegâne sır, aksakal bilgelerin nesilden nesile aktardığı bin yıllık bozkır kökleridir.
Bugün görüyoruz ki, yeni zamanların getirdiği o pırıltılı rüzgarlara, cihanı baştan başa dört bir yanından ağ gibi saran o devasa, görünmez sımların girdabına kapılmışsınız. Her şeyi çok çabuk tüketiyor, kendinizin kim olduğunu bilmeden birer mankurt gibi yönünüzü kaybediyorsunuz.
Benim gögüs sızlatan asıl küytüm, bu yeni çağın getirdiği demir saymanlar veya devasa makineler değil; o pırıltılı közgülerin ardında yavaş yavaş suyu çekilen, çoraklaşan ve kuruyan asil, taza ruhuñuzdur.
Unutmayın ki, bozkırda hızlı giden at çabuk yorulur ve yarı yolda kurtlara yem olur; yavaş ama inançla, adımlarını toprağa sağlam basarak yürüyen menzile varır.
Bizim devrimizde, o ak saçlı kocaların meclisinde bir söz, iki dudak arasından çıkan bir ok gibiydi; bir kez çıktı mı dönüşü olmazdı, namustu. Kadim bilgelerin dilindeki o sözün kadır-barkı, ulu ağırlığı buralardan uçup gitmiş.
Şimdiyse kalabalıkların gürültüsü içinde kelimelerin içi boşalmış, hiç tanınmayan elin sahte övgüleriyle hakikatin feri sönmüş, yerini kum üstünde dönen bir kuyun gibi kuru bir ızıñ-kızıñ almış.
Bozkırın ortasındaki yalnız terek, anıñ tamırı kara toprağın en derin kalbine boylayıp girdiğince en amansız, en gaddar kış fırtınalarına karşı dimdik durup direnebilir, kulamas.
Şimdiyse sizler köklerinizi topraktan, atasından, geçmişinden büsbütün koparıp; havada asılı duran, hiçbir derinliği ve maānisi olmayan sahte ve süslü bir dünyaya uzatıyorsunuz. Kökünü topraktan koparan her budun, rüzgarın önündeki kuru yaprak gibi savrulup gitmeye mahkumdur.
Parıltılı tuzakların ruhunuzu mankurtlaştırmasına müsaade etmeyin. Törünüzni, tiliñizni er daim göğsünüzde tirü tutun; al emi vicdanınızı ise şu ulu bozkırın dibindeki o ölümsüz kök kadar temiz ve bekem saklayın!


