Siyaset - Gündem

Haklar Evrensel, Bahaneler Yerel

"Hak yurttaşın güvencesi çıkıp; yöneticinin iznine dönüşmemeli." Recep Karagöz yazdı..

Recep Karagöz profil fotoğrafıRecep Karagözİnsan Hakları SavunucusuTüm yazılarını gör
21 Ekim 20266 dk okuma

Bir ülkede gazeteciler tutuklandığında, muhalifler susturulduğunda veya yurttaşların temel hakları sınırlandırıldığında benzer gerekçelerle karşılaşırız: Ülkenin özel koşulları vardır. Coğrafya tehlikelidir. Toplum henüz hazır değildir. Devletin güvenliği her şeyden önce gelir.

Bu gerekçeler bazen milliyetçi, bazen muhafazakâr, bazen laik, bazen de devrimci bir dille savunulur. İdeolojiler değişir ama iktidarın özgürlükleri sınırlandırmak için başvurduğu mantık çoğu zaman aynı kalır.

Azerbaycan’ın bağımsızlığının 35. yılı üzerine yaptığım bir değerlendirme, bu düşünce biçimini yeniden sorgulamama vesile oldu. Bağımsızlık mücadelesinden Aliyev ailesinin yönetimine uzanan süreci eleştirirken karşıma tanıdık bir itiraz çıktı: Azerbaycan’ın bulunduğu coğrafyada İran’ın teokratik rejimi, Rusya’nın etkisi ve bölgesel çatışmalar dikkate alınmadan demokrasi ve insan haklarından söz edilemeyeceği savunuluyordu.

Bu görüş bütünüyle temelsiz bir kaygıdan doğmuyor. Devletlerin güvenlik sorunları gerçektir. Toplumların tarihsel tecrübeleri, kültürel yapıları ve siyasal gelenekleri farklıdır. Evrensel ilkelerin her ülkede aynı yöntemlerle uygulanabileceğini düşünmek de gerçekçi değildir.

Ancak bu tespitlerden hareketle otoriter yönetimlerin zorunlu veya meşru olduğu sonucuna varmak başka bir şeydir.

Bir ülkenin koşullarını anlamak, o ülkedeki iktidarın uygulamalarını haklı bulmayı gerektirmez.

Yerel gerçekler hukukun sınırlarını belirleyebilir mi?

İnsan haklarının evrenselliği, bütün toplumların aynı kültüre, aynı siyasal kurumlara veya aynı yaşam biçimine sahip olması gerektiği anlamına gelmez.

1993 Viyana Dünya İnsan Hakları Konferansı’nın kabul ettiği bildirge de ulusal ve bölgesel özelliklerin, tarihsel, kültürel ve dinî farklılıkların dikkate alınmasını öngörür. Ancak aynı bildirge, devletlerin bu farklılıklardan bağımsız olarak temel hak ve özgürlükleri korumakla yükümlü olduğunu vurgular.

Evrensellik ile yerellik arasında kaçınılmaz bir çatışma yoktur. Çatışma, yerel özelliklerin hak ihlallerini meşrulaştırmak için kullanılmasında ortaya çıkar.

İnsan haklarının uygulanma biçimleri farklılaşabilir. Fakat işkencenin yasaklanması, keyfî tutuklamalara karşı korunma, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi temel güvenceler iktidarların kültürel tercihlerine bırakılamaz.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de ulusal güvenlik ve kamu düzeni gibi gerekçelerle bazı hakların sınırlandırılabileceğini kabul eder. Ancak bu sınırlamaların kanuna dayanması, meşru bir amaç taşıması, demokratik toplumda gerekli ve ölçülü olması gerekir.

Bir devletin neden otoriterleştiğini tarihsel ve sosyolojik koşullarla açıklamak mümkündür. Fakat otoriterleşmenin nedenlerini açıklamak, sonuçlarını meşrulaştırmak değildir.

Azerbaycan’ın İran’la yaşadığı gerilimler, Rusya’yla ilişkileri ve Karabağ savaşlarının yarattığı güvenlik kaygıları, ülkenin siyasal gelişimini anlamak açısından önemlidir. Ancak bunların hiçbiri, iktidarın bir aile çevresinde yoğunlaşmasını veya bağımsız gazetecilerin baskı görmesini demokratik bir zorunluluğa dönüştürmez.

İran yönetiminin dış tehditleri gerekçe göstererek toplum üzerindeki dinî ve siyasi baskılarını savunması nasıl sorgulanıyorsa, Azerbaycan yönetiminin laikliği koruma gerekçesiyle uyguladığı baskılar da sorgulanabilmelidir.

Laiklik, devletin dinî bir otoritenin yönetimine dönüşmesini önlerken bireylerin inanç ve vicdan özgürlüğünü de güvence altına almalıdır. Din adına kurulan baskıcı düzen kadar, laiklik adına kurulan baskıcı düzen de insan hakları bakımından eleştiriye açıktır.

Halkın özgürlüğü, halkların özgürlüğüne karşı mı?

Yerel gerçekler tartışması Türkiye’ye geldiğinde başka bir iddiayla karşılaşırız: Anayasa ve vatandaşlık hukuku önünde herkes eşittir. Dolayısıyla farklı kimliklerin yaşadığı sorunlar ayrı bir hak meselesi olarak görülmemelidir.

Bu yaklaşım, hukuki eşitlikle fiilî eşitlik arasındaki farkı gözden kaçırır.

Bir ülkede herkesin aynı kanuna tabi olması, o kanunun herkes üzerinde aynı sonuçları doğurduğu anlamına gelmez. Biçimsel olarak eşit görünen bir düzenleme, farklı toplumsal gruplar üzerinde eşitsiz sonuçlar yaratabilir.

Örneğin, kamusal alanda yalnızca çoğunluğun diline yer veren bir düzenleme herkese aynı şekilde uygulanabilir. Ancak anadili farklı olan yurttaşlar açısından aynı sonuçları doğurmaz. Çoğunluğun doğal olarak kullandığı bir hak, azınlık için sürekli talep edilmesi gereken bir ayrıcalığa dönüşebilir.

Eşit yurttaşlık, bu nedenle yalnızca kanun önünde eşitlikten ibaret değildir. Farklı kimliklerin dil, kültür ve kamusal yaşama katılım haklarının da güvence altına alınmasını gerektirir.

Türkiye’deki Kürt meselesini yalnızca bireysel uygulama hatalarına indirgemek, sorunun tarihsel ve kurumsal boyutlarını görmezden gelmek olur.

Dil üzerindeki geçmiş yasaklar, kültürel kimliğin kamusal alandaki sınırlandırılması ve yerel demokratik temsil konusundaki sorunlar, yalnızca tek tek görevlilerin yanlış uygulamalarından kaynaklanmadı. Bunlar, uzun yıllar boyunca devlet politikalarının da konusu oldu.

Burada daha temel bir düşünsel sorun var: “Halkın özgürlüğü” ile “halkların özgürlüğü” birbirine karşıt kavramlar gibi sunuluyor. Sanki bir ülkede ortak yurttaşlık savunulacaksa farklı halkların kimlik ve kültür haklarından vazgeçilmesi gerekiyormuş gibi.

Oysa halk, farklılıklarından arındırılmış tek tip insanlardan oluşmaz. Bir ülkenin yurttaşları, aynı siyasal topluluğun eşit üyeleri olabilirken farklı dillere, kültürlere ve tarihsel kimliklere de sahip olabilirler.

Ortak yurttaşlık, bu farklılıkları ortadan kaldırmayı değil, onların eşit haklarla bir arada yaşamasını mümkün kılmayı gerektirir.

Dahası, kolektif kimlik haklarını tanımak, bireyin özgürlüğünü topluluğun iradesine teslim etmek anlamına gelmez. Hiçbir etnik, dinî veya kültürel topluluk, kendi mensuplarının bireysel haklarını ortadan kaldırma yetkisine sahip değildir. Bireyin özgürlüğü ile kültürel kimliklerin korunması birbirini dışlamak zorunda değildir.

Irkçılığı besleyen şey, farklı halkların varlığını ve haklarını tanımak değildir. Irkçılık, insanların etnik kökenleri üzerinden üstünlük veya aşağılık ilişkileri kurmakla, bir kimliği diğerinin üzerinde konumlandırmakla ortaya çıkar.

Farklı kimliklerin eşit haklarını savunmak ile etnik üstünlük iddiasında bulunmak arasındaki ayrımı silmek, eşit yurttaşlık düşüncesini de zayıflatır.

Bir toplumun birliğini korumak adına farklılıkları görünmez kılmak, ortak aidiyeti güçlendirmek yerine bazı yurttaşların kendilerini dışlanmış hissetmelerine yol açabilir.

Demokratik bir ülkede yurttaşların aynı haklara sahip olması ile farklı kimliklerinin tanınması arasında çelişki yoktur. Çelişki, eşitliği herkesin çoğunluğa benzemesi şartına bağlayan anlayışta ortaya çıkar.

Güvenlik adına özgürlükten vazgeçmek

Otoriter siyasal düşüncenin en etkili yöntemlerinden biri, toplumu iki seçenek arasında bırakmaktır: Ya güvenlik ya özgürlük. Ya laiklik ya demokrasi. Ya devletin birliği ya farklı kimliklerin hakları.

Bu karşıtlıkların hiçbiri kaçınılmaz değildir. Demokratik siyasetin görevi, güvenliği hukukla, laikliği özgürlükle, toplumsal birliği eşit yurttaşlıkla bağdaştıracak kurumları geliştirmektir.

Devletin güvenliği önemlidir. Ancak güvenlik politikalarının hukuki denetime açık olması da önemlidir. Çünkü denetlenmeyen güvenlik yetkileri, zamanla korunması amaçlanan topluma karşı kullanılabilir.

Benzer şekilde, toplumsal istikrar değerlidir. Fakat istikrar yalnızca iktidarın değişmemesiyle tanımlandığında yurttaşların siyasal iradesi etkisizleşir.

Almanya’da başlayıp Türkiye’de sürdürdüğüm uzun yıllara yayılan insan hakları çalışmalarım boyunca, farklı ideolojik çevrelerin benzer gerekçelerle hak ihlallerini savunabildiğine tanıklık ettim.

Kimi zaman devletin bekası, kimi zaman devrimin geleceği, kimi zaman dinin korunması, kimi zaman da laikliğin savunulması adına özgürlüklerin ertelenmesi istendi.

Bu gerekçelerin hepsini aynı tarihsel koşullara indirgemek doğru olmaz. Ancak ortak bir tehlikeye işaret ederler: Bir siyasi amaç, ne kadar önemli görülürse görülsün, kendisini hukukun ve insan haklarının üzerinde konumlandırmaya başladığında iktidarın sınırlandırılması güçleşir.

Evrensel insan hakları ilkelerinin önemi de burada ortaya çıkar. Bu ilkeler, toplumların farklılıklarını ortadan kaldırmak için değil, farklı siyasal ve kültürel koşullarda yaşayan insanların iktidar karşısında korunabilmesi için vardır.

Yerel gerçekleri yok sayan bir insan hakları anlayışı eksik kalabilir. Fakat insan haklarını yerel gerçeklere bütünüyle teslim eden bir yaklaşım, hakların evrensel niteliğini ortadan kaldırır.

Bir toplumun tarihini, kültürünü ve güvenlik kaygılarını anlamak gerekir. Ancak bunlar, o toplumda yaşayan insanların adalet, eşitlik ve özgürlük taleplerini geçersiz kılamaz.

Bir hakkın sınırını coğrafya, kültür veya iktidarın güvenlik anlayışı belirlemeye başladığında, o hak artık yurttaşın güvencesi olmaktan çıkar; yöneticinin iznine dönüşür.

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Siyaset - Gündem
Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan19 Ekim 20262 dk okuma

Oligarşik Yoğunlaşma ve Dijital Kapitalizm

Siyaset - Gündem
Fatih Köse15 Ekim 20263 dk okuma

Pelerinli süper kahraman

Siyaset - Gündem
Yasin Altıntaş13 Ekim 20262 dk okuma

Siyaset, Muhalefet ve Adalet Üzerine