
Sınıfın Yeniden Bileşimi, Kültür ve Kimlik
"Fabrikada, ekranda, sokakta ve evde çalışanları farklı kimlikleriyle ortak bir mücadelede buluşturmak mümkün mü?" Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan yazdı..
3. Bölüm: Sınıfın Yeniden Bileşimi, Kültür ve Kimlik
İkinci bölümde, servet yoğunlaşması, veri tekelleri ve platform rantının kapitalist egemenliği nasıl derinleştirdiğini inceledik. Bu bölümde, farklı emek kesimlerinin ortaklığını ve kültürel kimliklerin hegemonya mücadelesindeki rolünü tartışıyoruz.
Sınıfın Yeniden Bileşimi: Parçalanma İçinde Ortaklık
Bugünün emekçi sınıfı, yalnızca büyük fabrikalarda çalışan sanayi proletaryasından oluşmaz. Geleneksel sanayi işçileri yanında bakım ve hizmet emekçileri, kamu çalışanları, kuryeler ve diğer platform işçileri, çağrı merkezi çalışanları, yazılımcılar, güvencesiz akademisyenler, ev içi ücretsiz bakım emeğini üstlenen kadınlar, kayıt dışı ve göçmen işçiler, aynı geniş emek dünyasının farklı bileşenleridir. Aralarındaki ücret, statü, eğitim, hukuki güvence ve kültürel sermaye farkları, gerçek çelişkiler üretir. Bu nedenle sınıf, hazır ve homojen bir özne değil, ortak mücadele içinde oluşan tarihsel bir ilişkidir (1).
Eşitsiz ve bileşik gelişme, bu parçalanmayı küresel ölçekte derinleştirir. Yapay zekâ laboratuvarlarıyla kayıt dışı tekstil atölyeleri, yüksek otomasyonlu lojistik merkezleriyle göçmen tarım işçiliği, aynı birikim düzeninin eşzamanlı parçalarıdır. Teknolojik olarak ileri sektörler, “geri” kabul edilen emek biçimlerini ortadan kaldırmak yerine çoğu zaman onlara yaslanır. Bir akıllı telefonun tasarımı, maden çıkarımından montaja, lojistikten veri etiketlemeye kadar farklı coğrafya ve emek rejimlerini tek değer zincirinde birleştirir. Troçki’nin “eşitsiz gelişme” kavramı, böylece yalnız ülkeler arasındaki gelişme farkını değil, aynı sistem içinde yan yana getirilen zamanları ve emek biçimlerini anlamaya yardım eder (2).
Bu heterojenlik, sınıf siyasetini imkânsızlaştırmaz; fakat onun kendiliğinden doğmayacağını gösterir. Gramsci’nin “ekonomik-korporatif” aşaması, belirli bir meslek ya da sektörün kendi dar çıkarını savunduğu bilinç düzeyidir. Hegemonik bilinç ise farklı emek kesimlerinin kendi taleplerini ortak bir toplumsal dönüşüm programıyla ilişkilendirmesiyle oluşur. Bugün bu geçişin önündeki engeller, güvencesizlik, taşeronlaşma, sendikal parçalanma, rekabetçi bireycilik, borçluluk, algoritmik yönetim, etnik ve mezhepsel kutuplaşma ile bakım yükünün görünmezliğidir.
Silvia Federici’nin vurguladığı yeniden üretim emeği, sınıfın sınırlarını genişletmek için önemlidir (3). Ücretli üretimin devamı, çocuk, yaşlı ve hasta bakımına, ev işine ve toplumsal yaşamın her gün yeniden kurulmasına bağlıdır. Bu emek, çoğunlukla kadınlar tarafından ücretsiz ya da düşük ücretle yürütülür. Emek merkezli bir siyaset, yalnız fabrikadaki sömürüyü değil, yaşamı yeniden üreten faaliyetlerin eşitsiz dağılımını da hedeflemelidir. Böylece sınıf kavramı belirsizleşmez; kapitalist birikimin görünmez kıldığı emek biçimleri analize katılır.
Kültür, Kimlik ve Söylemsel Telafi
Stuart Hall, kimlikleri değişmez özler değil, tarihsel ve siyasal mücadeleler içinde kurulan konumlanmalar olarak ele alır (4, 5). Bu yaklaşım, sınıf ile kimlik arasında seçim yapma zorunluluğunu ortadan kaldırır. Türk, Kürt, dindar, seküler, Alevi ya da Sünni kimlikleri, tek başına ilerici veya gerici değildir; farklı siyasal projeler içinde farklı anlamlar kazanır. Hegemonya mücadelesi, bu kimliklerin hangi “biz” tasarımı içinde, hangi eşitlik ve iktidar ilişkileriyle bağlanacağı üzerine yürür.
Türkiye’de uzun süren ekonomik kriz ve toplumsal güvencesizlik koşullarında, iktidarın milliyetçi, güvenlikçi ve Osmanlıcı semboller üzerinden kurduğu dil, bir “söylemsel telafi” işlevi görmektedir. Maddi kayıp yaşayan emekçiye kolektif ihtişam, devlet gücü ve tarihsel büyüklük duygusu sunulur. Bu telafi, yalnız aldatmaya dayanmaz; aidiyet, güvenlik ve tanınma gibi gerçek ihtiyaçlara seslenir. Bu nedenle salt ekonomik gerçekleri açıklamak, egemen söylemin etkisini kendiliğinden çözmez. Karşı-hegemonik siyaset, insanların incinmiş aidiyetlerine demokratik bir ortaklık ve eşit yurttaşlık diliyle yanıt vermek zorundadır.
Benzer mekanizmalar, farklı bağlamlarda görülebilir. Trumpçılık, sanayisizleşmenin yarattığı kayıpları göçmen karşıtlığı ve ulusal restorasyon vaadiyle; Modi yönetimi, piyasa modernleşmesini Hindu çoğunlukçuluğuyla birleştirmiştir. Latin Amerika’daki ilerici deneyimler ise sosyal hakları genişletmenin tek başına kalıcı hegemonya yaratmaya yetmediğini; örgütlü halk katılımı, demokratik kurumlaşma ve çoğulcu bir siyasal kültür olmadığında kazanımların kırılgan kaldığını göstermiştir. Bu örnekler özdeş değildir; ortak ders, maddi bölüşüm ile kültürel anlamlandırmanın birbirinden ayrılamayacağıdır.
Bir sonraki bölümde, ekonomik adalet, eşit toplumsal statü ve demokratik katılım taleplerini insan onuru kavramı etrafında ele alacağız. Devam edecek.
Kaynak Notları
(1) Sınıfın ortak mücadele içinde oluşan tarihsel bir ilişki olarak kavranmasına ilişkin kaynak. Metnin ilerleyen kısmında bu yaklaşım E. P. Thompson ile ilişkilendirilmektedir; kaynağın tam künyesi özgün metinde belirtilmemiştir.
(2) Lev Troçki: Eşitsiz ve bileşik gelişme yaklaşımı.
(3) Silvia Federici: Yeniden üretim emeği, bakım ve ücretsiz ev içi emek üzerine çalışmalar.
(4), (5) Stuart Hall: Kimliklerin tarihsel ve siyasal mücadeleler içinde oluşması üzerine çalışmalar.


