Gezi - Rota

İran'ın Kuzeyine Yolculuk - 4 Erdebil Dergâhı: Türk Çağının Turkuaz Sükûneti

"Erdebil Dergâhı’nda tarihin izleri ve beklenmedik bir kardeşlik." Yavuz Selim Sürer yazdı..

25 Ekim 20265 dk okuma

Sabah olmuş. Biraz daha uyuyasım var aslında; Erdebil Dergâhı da gözümde tütüyor. Türk çağı diyorlar o döneme; doğuda Timur, ortada Şah İsmail, batıda Yavuz Selim... Mahşerin üç atlısı gibiler. Yavuz Selim'i ve Timur'un kabirlerini ziyaret etmiştim; şimdi sıra, Safevi Devleti’nin ve tarihe yön veren o büyük manevi ocağın doğduğu topraklarda, Şah İsmail ile buluşmakta.

Yağmurlu bir sabahla göz göze geldim, pencereden şöyle bir havaya baktığımda. Renk gri; hayat gece ne kadar hareketliyse sabah o kadar sakin. Gri bir sabah, insanın enerjisinin bir kısmını sessizce çalar.

Lakin seyahat üzereyken ıslanmak çok tercih edilesi bir şey değil. En azından ben, hür irademle ve tercihen ıslanmayı zaman zaman severim fakat koştururken ıslanmaktan hoşlanmıyorum.

Sabahı, İran’ın termal şifasıyla ünlü komşu kasabası Sareyn’de karşılamıştım. Sareyn’in sıcak kükürtlü buharlarıyla ısınan sabah, Erdebil’e yaklaştıkça yerini Sabalan'dan inen serin bir sisten tül perdeye bırakmıştı.

Etrafı saran o yüksek dağların eteğinde bal mağazaları vardı her yerde; zira burası ülkenin en meşhur bal ve hayvancılık bölgesi. Hemen yanı başımızdaki 4.811 metrelik devasa Sabalan Dağı’nın zengin flora ve bitki örtüsünden beslenen o meşhur süzme balın kokusu sokaklara yayılıyordu.

Sareyn’de yaptığım kahvaltıda bölgenin simgesi olan o enfes manda kaymağını ve balı karıştırmakla başladım güne.

Çay takımları zarif ve insana geçmişle bir bağ kuracak kadar nostaljik bir hava yansıtıyordu. Burada Azerbaycan Türkçesinin o samimi ritmiyle karşılanmak, insanı hiç yabancı hissettirmiyor; sanki 7 kuşaktır orada yaşıyormuşum gibi bir hissiyatla kahvaltımı yapıyor, göze ve gönle hoş gelen desenleriyle sabahı güzelleştiren çay fincanından ve demliğinden çayımı yudumluyordum.

Kaymağın mis kokusu ve ağızda dağılan kıvamı, yağmuru da hoş karşılafığım bir ruh haline gark ediyordu beni.

Sareyn’deki bu huzurlu başlangıcın ardından Erdebil’e doğru düştüm yola. El ettiğim taksilerin çoğu durmadı; en çok burada zorlandım vasıta bulmakta. Neyse ki emektar bir taksi yetişti imdadıma.

Arka camından dışarıyı, yağmurun ıslattığı bozkır peyzajını izlerken zihnimdeki o kadim soruya takılıyordum. Yolculuğumun ana hedefi, Şeyh Safiyüddin’in ocağına ve UNESCO Dünya Mirası listesindeki Safevi mirasına doğru yoldaydım şimdi.

Gönlümde garip bir heyecan, garip bir mutluluk...

İnsanı düşünüyorum arabanın arka camından etrafı izlerken. Sahi, neydi beni buraya kadar getiren? Farkında olmadığım yahut bilinçdışı bir şekilde bağlarımın olduğu bir hikaye mi vardı? İnsan doğuştan bir formülasyonla mı geliyordu dünyaya, yoksa dünya mı şekil veriyordu onun tüm yazılımına?

İngiliz aklı tabula rasa demiş buna; boş beyaz bir kağıt yahut daha orijinal ifadesiyle beyaz bir mermer. İnsan dünyaya geldiğinde böyledir; zaman içerisinde yaşadıkları, hissettikleri, maruz kaldıkları ve tercihleriyle bu beyaz mermer şekil alır ve ortaya kişi çıkar.

Sahi, böyle miydi?

Eğer böyleyse Timur'u ve Şah İsmail'i ziyaret etme arzum sonradan bana yüklenmiş bir kod gibi olabilir miydi?

Hani diyor ya çocukken hepimizin söylediği o şarkıda: "Gitmesek de gelmesek de o köy bizim köyümüzdür."

Böyle miydi acaba, "Gitmesek de gelmesek de o büyük bizim büyüğümüzdür." mü demek gerekiyordu? Yoksa bu bizim öznel yaklaşımımızda da buna ulvi bir anlam mı katmaya çalışıyordum?

Derken Erdebil merkezde, caddelerin kesiştiği hareketli bir noktada bıraktı beni taksici. Şehir içi ulaşıma geçmeden önce Erdebil’in günlük yaşamının aktığı caddelerine, modern vitrinlerine kısa bir göz attım.

Ardından, Hazar ile Anadolu arasındaki o tarihi İpek Yolu durağının dingin sokaklarına bıraktım adımlarımı.

Caddelerden ayrılıp Erdebil Dergâhı’nın (Şeyh Safi Külliyesi) cümle kapısından içeri adım attığım an, caddelerdeki yağmur sonrası sessizlik yerini bambaşka bir sükûnete bıraktı.

Doğu’da Timur’un Semerkand’daki gururlu kubbesi, Batı’da Yavuz Selim’in İstanbul’daki vakur türbesi... Ve işte şimdi, mahşerin üç atlısından ortada duranının, Şah İsmail’in ve atası Şeyh Safi’nin huzurundayım.

Aklımdaki sorgulamalar, yoldaki tabula rasa tartışmaları bir an için duruldu. İnsan buraya geldiğinde anlıyor ki kimi yollar sadece bir şehre değil, kendi tarihsel hafızana ve ruhunun derinliklerine uzanıyormuş.

Gözlerim duvarlardaki o meşhur turkuaz çinilere ve hüsn-i hatlara takılıyor. Başımın üstünde "Allah Allah Burcu" yükselirken, taşın ve çininin nasıl bir inançla dile geldiğine şahit oluyorum.

Yüzyıllar önce burayı inşa eden ustaların elleri ile bugün o çinilere bakan gözlerim arasında görünmez bir köprü kuruluyor.

Dergah içerisinde gezinirken göğsümde garip bir daralma ile karışık hayranlık hissediyorum. Tavan yapılarının akustiğinde kendi nefesimin sesini duyarken, yüzyıllar önce bu salonda yürüyenlerin, dervişlerin, devlet adamlarının ve Şah İsmail’in ayak seslerini işitir gibi oluyorum.

Şah İsmail’in ve Şeyh Safiyüddin’in türbelerinin karşısında durduğum o an...

Tarih kitaplarının soğuk sayfalarından sıyrılan iki dev figür: Yavuz ve İsmail.

Biri kılıcıyla sınırlar çizen, diğeri şiiri ve kelamıyla gönüller coşturan iki Türk hükümdarı.

Çaldıran’ın çetin hatırası bir yana; biri Hatâî mahlasıyla Türkçe şiirler döktüren, diğeri divan sahibi iki şair-hükümdarın bıraktığı mirasa burada, Erdebil’in kalbinde aynı hürmet ve fatiha ile bakabilmenin buruk huzurunu yaşıyorum.

*“Biz erenler mürşidiyiz, yolumuz aşk yoludur,

Biz Hakk'ın bendesiyiz, özümüz aşk doludur.”*

Şah İsmail (Hataî)

*“Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavgâ imiş,

Bir velîye bende olmak cümleden a'lâ imiş.”*

Yavuz Sultan Selim (Selimî)

Cihana nam salarken bu dizeleri yazmak da yiğitliğin şanından olsa gerek.

Evet, "Gitmesek de gelmesek de o büyük bizim büyüğümüzdür." hissi, burada soyut bir temenni olmaktan çıkıp etten kemikten bir hakikate dönüşüyor.

Dışarıda caddelerde koşturan insanlar, yağmurun bıraktığı serinlik... Ama burada, bu avluda zamanın ritmi çok farklı.

İnsan bu mermerlerin ve avlunun ortasında durduğunda, dünyaya boş bir levha olarak gelmiş olsa bile (şahsi kanaatim bu yönde olmamakla beraber), attığı her adımın, aradığı her kökenin o levhaya altın harflerle kazındığını hissediyor.

Dergâhtan dışarı adımımı attığımda yağmur tamamen dinmiş, yerini Sabalan’dan süzülen tatlı bir rüzgâra bırakmıştı.

Hemen dışarıda duran Şeyh Safiyüddin heykeli gözüme çarptı. Bu anı ölümsüzleştirmek, hatıra olarak saklamak adına orada bir fotoğraf çekilmek istedim.

Fotoğrafımı çekmesini rica ettiğim bir amca, sesindeki o tanıdık tınıyla "Türkiye'den mi?" diye seslendi bana.

"Evet," dedim.

Yaklaştı, kulağıma eğilerek sessizce sordu:

"Ehl-i Sünnet misin?"

Göz göze geldik.

"Evet," dedim.

"Hanefi?" deyip gözlerimin derinliğine baktı.

"Evet," dedim.

"Sünnisin..." dedi.

"Evet," dedim... ve sarıldı.

Bir yönüyle 90 milyonluk Şii yönelimiyle bilinen bir ülkede, mezhebimi soran tek kişinin Ehl-i Sünnet çıkmasının o şaşırtıcı tecellisini düşünürken; öte yandan empati kurarak, uzaklardan gelen bir kardeşini görmenin heyecanıyla sarılmak isteyen o amcanın saf niyetini zihnimin dehlizlerinde dolanırken buldum.

Şeyh Safi’nin kubbesine son bir kez dönüp baktım.

İçeride hissettiğim şey sadece bir müze gezisinin hayranlığı değildi; yüzyıllardır bu topraklarda mayalanan fikrin, şiirin ve tarihin bendeki karşılığını bulma haliydi.

Erdebil, bana sadece balın ve serinliğin değil, köklerin ne kadar derinlere uzanabileceğinin de cevabını vermişti.

Haftaya görüşmek üzere...

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Gezi - Rota

Menzil-i Sânî: Tarîku's-Sefer / İpeksi Avazlar ve Acem Mülkünün Kelâm Kapıları -2

Gezi - Rota
Yavuz Selim Sürer18 Ekim 20266 dk okuma

İran'ın Kuzeyine Yolculuk – 3 (Sarein)

Gezi - Rota

Miftâhu'l-Kelimât (Sözlerin Anahtarı)