
İran’ın Kuzeyine Yolculuk: Tebriz – Erdebil – Sarein – Astara-1
.
Daha önce Tahran ve çevresini gezip İran’ın o büyüleyici atmosferini soluma fırsatı bulmuştum. Geçen ay ise rotayı bu kez kuzeye, ülkenin Azeri/Türk bölgesine çevirdim. Tarihin ve kültürün kalbi Tebriz’den başlayıp Erdebil’in köklü geçmişine, Sarein’in şifalı kaplıcalarına ve Astara’nın Hazar kıyısındaki nefes kesen doğasına uzanan çok keyifli bir seyahat gerçekleştirdim. Komşunun bu özel bölgesinden edindiğim izlenimleri siz kıymetli İtiraz Payı okuyucuları için derlemeye çalıştım.
İran’a geçmeden hemen önce, Artvin-Yusufeli rotası üzerinden Kaçkar Dağı’nın zirvesinde harika bir dağcılık faaliyetimiz oldu. Bir tatil dönemine birden fazla rotayı sığdırmanın heyecanıyla, dağdan indikten sonra durmaksızın Doğu Anadolu sınır hattını izleyerek Van’a kadar geldik. Van’da kısa bir mola verip meşhur Van kahvaltısıyla güne başladıktan sonra zamanın nasıl geçtiğini fark edememiş, saati 19.00 yapmıştık. Artık Kapıköy Sınır Kapısı’na doğru, yaklaşık 100 kilometre uzaklıktaki Saray ilçesine gitme vaktiydi.
Van’dan çıkıp Özalp ve Saray üzerinden Kapıköy’e doğru direksiyonu kırdığımızda Doğu’nun o sert, heybetli ama bir o kadar da insanı içine çeken coğrafyası karşıladı bizi. Şehirden uzaklaştıkça Van Gölü’nün maviliği dikiz aynamızda yavaş yavaş kayboldu; yerini yüksek irtifanın getirdiği o uçsuz bucaksız sonsuzluk hissine bıraktı. Yol, yer yer sarının, bozkır tonlarının ve kurak toprak renginin hâkim olduğu geniş platolardan geçiyordu. Keskin hatlı, çıplak dağlar yol boyunca bize eşlik etti.
Saray’ı geçip Kapıköy’e doğru son düzlüğe girdiğimizde, sınıra yaklaşmanın o kendine has atmosferi iyice hissettirdi kendini. Bir yanda geride bıraktığımız topraklar, diğer yanda ise az sonra adım atacağımız komşunun dağları… Tam o noktada durup baktığımızda, sınırların aslında doğanın o heybetli akışı içinde sadece ince birer çizgiden ibaret olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleştik. Yaklaşık 200 metrelik sınır hattını geçip bambaşka bir dünyaya adım atacak olmak başlı başına heyecan vericiydi.
Niyetimiz kendi aracımızla sınırı geçmekti fakat İran’daki güncel durum nedeniyle araçla geçişin yasaklandığı bilgisini aldık. Aracımızı Van merkezde veya Saray’da bir otoparka bırakmayı düşünürken, dostumuz Nurettin Bey’in yönlendirmesiyle sınır bölgesinde aracımızı ve anahtarını güvenle bırakabileceğimiz Fatih Bey ile tanıştık. Üzerimizden büyük bir yük kalkmıştı. Valizlerimizi düzenleyip sadece sırt çantalarımızı yanımıza aldık ve aracı teslim ettik. Sınır kapısında güvenli bir otopark bulunmadığı için kendi aracıyla gideceklere tavsiyem, ya araçlarını Van merkezde bırakıp minibüslerle sınıra gelmeleri ya da Saray ilçe merkezindeki otoparkları tercih etmeleri yönünde olacaktır.
Saat 20.30’u gösterdiğinde sınır kapısındaydık. Geçiş yapan insan sayısı iki elin parmaklarını geçmiyordu; sadece hafif bir kamyon sirkülasyonu vardı. Pasaport işlemlerini yapmak üzere o uzun koridorda ilerlerken bir yandan da yurt dışı internet paketimi tanımlamakla meşguldüm. İşlemler biterken Türkiye tarafındaki alacakaranlık daha da koyulaşmıştı. İran tarafına geçtiğimizde ise bizi bir karanlık karşıladı.
İranlıların Razi Sınır Kapısı dediği bu noktadan çıktığımızda, klasik terminal gerçeği olarak taksiciler etrafımızı sardı. Razi’ye en yakın yerleşim, Şems-i Tebrizî’nin şehri Khoy (Hoy) idi. Ya 70 kilometre mesafedeki Khoy’a gidecektik ya da doğrudan 230 kilometre uzaklıktaki Tebriz’e. Biz planımıza sadık kalarak yaklaşık 20 dolar karşılığında bir taksi tuttuk ve Tebriz’e doğru yola çıktık. Sınır kapısıyla Khoy arasındaki ilk kilometrelerin oldukça dar, kıvrımlı ve tehlikeli olduğunu belirtmem gerek. Tabii yol ne kadar virajlıysa İranlı taksicilerin gözü de bir o kadar kara!
Yolda gâh uyuyup gâh etrafı seyrediyorum. Yol kenarındaki küçük köylerin ve yol üstü restoranlarının rengârenk neon tabelaları, sanki devasa bir şehre giriyormuşuz hissi verse de göz açıp kapayıncaya kadar o ışıklar geride kalıyor; karanlığın ortasındaki çıplak dağların arasından süzülmeye devam ediyoruz. Saatler 01.00’i gösterirken Tebriz’e giriş yaptık. Taksici arkadaş Ekber’le otel aramaya başladık; kimi tadilattaydı, kiminde ise boş yer yoktu. Sonunda Tebriz’in köklü konaklama noktalarından biri olan Tebriz International Hotel’e kapağı attık. Birçok ülkeye giderken çevrim içi uygulamalardan rezervasyon yapabiliyorsunuz ancak söz konusu İran olduğunda süreç biraz doğaçlama ilerlemek zorunda kalıyor. İran gibi 5.000 yıllık medeniyet birikimini heybesinde taşıyan kadim bir coğrafyanın küresel sistemden bu şekilde izole edilmesi gerçekten üzücü…
Doğaçlama gelişse de tercihimiz oldukça isabetli oldu. Çift kişilik oda ve açık büfe kahvaltı dâhil yaklaşık 6,5 milyon tümen ödedik (yaklaşık 1.600 TL). İtiraf etmeliyim ki sabah önümüze serilen o zengin açık büfe kahvaltı, ödediğimiz oda ücretinin hakkını fazlasıyla veriyordu!
Şimdi tertemiz bir uyku vaktiydi. Sabah kadim Tebriz şehriyle kucaklaşacak olmanın verdiği heyecanla yatağa uzandım. Yattığım yeri sevmiştim; hem otel çok konforluydu hem de ben çok yorgundum. Dinç ve dinlenmiş bir şekilde sabaha uyandım. İlk işim perdeleri sıyırıp görebildiğim kadarıyla şehri, dağlarını ve tepelerini izlemek oldu. Ardından restorana inerek meşhur Van kahvaltısını aratmayacak bir zenginlikle hazırlanmış sofradan kendime güzel bir tabak hazırladım. İran, bu anlamda gıdaların doğallığını ülkemize nazaran çok daha fazla korumayı başarmış durumda. Evet, küresel izolasyonun eksileri ve artıları hiç şüphesiz sayfalarca sıralanabilir; fakat artılar kısmının en başına mutlak surette İran insanının doğallığını, samimiyetini ve sıcaklığını, ayrıca gıda maddelerinin hâlâ birçok yönüyle doğal kalmayı başardığını yazmak gerekir. Meyvelerin kokusunu buram buram hissedebiliyorsunuz; kahvaltıda sunulan o gerçek kaymak ise sizi alıp bambaşka yerlere götürebiliyor.
Kahvaltının ardından otelden çıkıp para bozdurmak istedik fakat son yaşanan olaylardan sonra döviz işlerinin biraz zorlaştığını öğrendik. Otelimiz şehir merkezine 6-7 kilometre mesafedeydi ve para bozdurmak için Tebriz Kapalı Çarşısı’na gitmekten başka çaremiz yoktu. Üzerimizde hiç tümen olmadığı için taksiye binme ihtimalimiz de bulunmuyordu. Biz de çevredeki esnafa sorarak bir çözüm aramaya karar verdik. Girdiğimiz ilk dükkân, bir han içerisinde çanta, cüzdan ve benzeri ürünler satan 40’lı yaşlardaki Ahmet Caferi’ye aitti. Bizi son derece güler yüzle karşıladı. Türkiye’den geldiğimizi söylediğimizde hemen yerinden kalkıp ikramda bulunmak istedi. Bu arada şunu da belirtmeliyim: Sanırım Tebriz’de Türkçe bilmeyen hiç kimse yok! Hatta bir iki yerde sorduğumuz “Türkçe biliyor musunuz?” sorusuna, “Tabii ki biliyorum, ben Türk’üm!” yanıtını aldık. Bu cevaplardan sonra bir daha kimseye Türkçe bilip bilmediğini sormadım.
Esnaf arkadaşımız Ahmet Caferi bize ikramını sunduktan sonra durumumuzu anlattık. Cebinden çıkarıp hemen 200 tümen uzattı (200.000 tümen diye de söylemek gerekebilir fakat hayat pratiği içerisinde 200 tümen olarak ifade ediliyor; yaklaşık 1 dolar). Bu miktar, bir taksiye binip şehir merkezine gitmemiz için yeterliydi. Bizi yanlış anladığını, amacımızın para istemek değil, sadece döviz bürosunun adresini sormak olduğunu anlatsak da gülümseyerek, “Siz bizim konuğumuzsunuz, lafı mı olur?” deyip parayı elimize tutuşturdu. Vedalaşıp dükkândan çıktık ve karşılaştığımız ilk taksiye binerek Kapalı Çarşı’ya doğru yola koyulduk.
Yolda inanılmaz bir trafik vardı. Nihayet Kapalı Çarşı’ya vardığımızda, hemen kaldırımın üzerinde onlarca kişinin seyyar olarak döviz alıp sattığını gördük. Dükkânlar da vardı fakat garip bir şekilde sabit dükkânlar, seyyar dövizcilere kıyasla daha düşük kur teklif ediyordu. Ağustos ayında 1 dolar yaklaşık 190.000 İran tümeni yapıyordu. Bu rakam dükkânlarda 160.000 tümene düşerken, seyyar dövizcilerde 170.000 tümen seviyesinden bozdurma imkânı bulduk. Eğer harcamalar için bir İran para kartı kullanıyor olsaydık kuru 180.000’den hesaplatma şansımız vardı; ancak piyasada nakit para sıkıntısı olduğundan, elden nakit istediğinizde kur biraz daha düşük hesaplanıyordu.
Yüzer dolar bozdurarak otelin yolunu tuttuk. Saat 13.00’e kadar otel ödemesini yapmamız gerekiyordu. Hem otel hesabını kapattık hem de bize yol parası veren o güzel esnaf arkadaşımız Ahmet Caferi’nin yanına uğradık. Türkiye’den yanımızda götürdüğümüz lokumdan ikram edip verdiği borcu kendisine takdim ettik.
Şimdi Tebriz şehriyle kucaklaşma vakti…
(Haftaya Tebriz sokaklarında görüşmek üzere!)


