Tarih ve Yaşam

İstanbul'u işgal ettiler, onu edemediler! - 3

"Çünkü yolun ortasında duran kişi, onları İngilizlere ihbar eden Salih'ti!" Cambaz Mehmet in hikayesinin 3 bölümü. Nehir Aksel yazdı..

30 Ekim 20264 dk okuma

3. Bölüm

Salih, Galata'daki dar sokağın başında durup arkasına baktı.

Üç gündür takip edildiğini hissediyordu.

Önce kahvehanede aynı adamı görmüştü. Sonra rıhtımda. Şimdi de karşı kaldırımda, elinde gazete tutan biri vardı.

Adımlarını hızlandırdı.

Tam köşeyi döneceği sırada önüne biri çıktı.

— Nereye böyle Salih?

Salih'in yüzündeki renk çekildi.

— Mehmet…

Topkapılı Cambaz Mehmet, ellerini ceketinin cebine sokmuş, karşısında duruyordu.

— Birkaç gündür seni ararım. Pek meşgul adammışsın.

Salih etrafına bakındı.

— Burada konuşmayalım.

— Niçin? Ahbaplar arasında gizli saklı ne var?

— Mehmet, dinle beni.

— Dinliyorum.

Salih bir süre sustu. Sonra sesini alçalttı.

— Kardeşimi aldılar.

— Kim aldı?

— İngilizler. Bir haftadır haber alamıyorum.

Mehmet'in yüzü değişmedi.

— Sonra?

— Benden isim istediler. Kimlerin cephane taşıdığını sordular. Söylemezsem kardeşimi bırakmayacaklarını söylediler.

— Sen de söyledin.

Salih gözlerini kaçırdı.

— Başka çarem yoktu.

Mehmet bir adım yaklaştı.

— Çare aramak başka, arkadaşını satmak başka Salih.

— Sen benim yerimde olsaydın…

— Ben senin yerinde değilim. Fakat sen de Hasan'ın, Rıza'nın yerinde değildin. Onları niçin ateşe attın?

Salih başını eğdi.

Bir müddet sokaktan geçen arabaların gürültüsü duyuldu.

Mehmet konuştu:

— Kardeşini kurtarmaya çalışırım. Fakat bir daha bizim adamlara yaklaşmayacaksın.

Salih şaşkınlıkla başını kaldırdı.

— Bana yardım mı edeceksin?

— Kardeşinin kabahati yoksa niçin etmem?

Mehmet arkasını döndü.

Salih peşinden seslendi:

— Dikkat et! İngilizler seni yakalamak istiyor. Adını karargâhta konuşuyorlar!

Mehmet yürümeye devam etti.


Birkaç gün sonra Rıza'yla birlikte Beyoğlu tarafında bir kahvehanenin önünde oturuyordu.

Sokaktan gösterişli bir otomobil geçti.

Siyah gövdesi parlıyordu. Önünde şoför, arkasında üniformalı bir subay vardı. İki asker de yol kenarında selâm verdi.

Rıza fincanını bıraktı.

— İşte şu otomobil, ağam.

— Hangisi?

— General Harrington'un kullandığı söylenen makam arabası.

Mehmet aracı gözden kayboluncaya kadar izledi.

— İyi bakmışlar.

— Elbet bakacaklar. İngiliz generalin arabası.

Mehmet gülümsedi.

— Bizim Mustafa Kemal Paşa'ya da fena gitmez.

Rıza önce şaka sandı.

— Ne diyorsun sen?

— Duydun.

— Ağam, sen otomobili mi düşünüyorsun?

— Niçin olmasın?

Rıza sandalyesini yaklaştırdı.

— Mühim bir şey söyleyeceğim. Bu iş cephane taşımaya benzemez. Bir generalin otomobili kaybolursa bütün İstanbul'u ayağa kaldırırlar.

— Zaten ayaktalar.

— Bu defa bizim peşimize düşerler.

Mehmet fincanındaki son yudumu içti.

— Rıza, evvelâ şunu öğren: Otomobil nerede duruyor, kim kullanıyor?

— Ciddi misin?

— Gayet ciddi.


Günlerce haber topladılar.

İsmail, karargâh civarındaki hamallardan duyduklarını getirdi. Rıza, şoförlerin uğradığı kahvehaneyi öğrendi. Hasan, otomobilin bazı akşamlar hangi binanın önünde beklediğini gözledi.

Mehmet kimseyi acele ettirmedi.

Bir gece eski bir odada toplandılar.

Masada otomobilin durduğu sokağın kaba bir krokisi vardı.

Rıza, köşeyi işaret etti.

— Burada nöbetçi bulunuyor.

— Her vakit mi?

— Akşamları. Gece yarısından sonra bazen değişiyor.

Hasan araya girdi:

— Bir de otomobilin şoförü var. Anahtar onda.

Mehmet başını salladı.

— Adamın canına zarar gelmeyecek.

Rıza güldü.

— Ağam, generalin otomobilini alacağız ama şoförünü incitmeyeceğiz, öyle mi?

— Bizim işimiz adam öldürmek değil.

— Pekâlâ. Lâkin şoför bağırırsa?

— O vakit de başka çare bakarız.

Planı birkaç defa konuştular. Sonunda uygun bir gece seçildi.

Hava serindi. Sokaklarda az insan vardı.

Mehmet ve Rıza binanın arkasındaki dar geçitte bekledi.

Hasan köşeden işaret verdi.

— Şimdi!

İki adam otomobile yaklaştı.

Şoför bir dükkânın önünde sigara içiyordu.

Mehmet ona doğru yürüdü.

— Hemşerim, bir sual edeceğim.

Şoför dönüp baktı.

O sırada Rıza otomobilin yanına vardı.

Her şey birkaç saniye içinde oldu.

Şoför bağırmaya fırsat bulamadan Hasan onun önünü kesti. Mehmet direksiyona geçti. Rıza yanına atladı.

Motor çalıştı.

— Yürü! diye bağırdı Rıza.

Otomobil sokağa fırladı.

Arkadaki askerlerden biri düdük çaldı.

Sonra silah sesi duyuldu.

Kurşun duvara çarptı.

Mehmet direksiyonu sıkıca tutuyordu.

— Eğil!

Rıza koltuğun altına doğru kaydı.

— Ağam, peşimizdeler!

— Biliyorum.

Dar sokaklardan geçtiler. Bir köşede at arabası yollarını kesti. Mehmet frene bastı. At ürktü, arabacı küfretti.

Rıza başını kaldırdı.

— Sağdan geç!

Otomobil kaldırıma çıktı, duvarı sıyırarak ilerledi.

Nihayet önlerinde daha geniş bir sokak açıldı.

Fakat sokağın ortasında bir adam duruyordu.

Elinde tabanca vardı.

Rıza onu görünce bağırdı:

— Salih!

Mehmet gözlerini kıstı.

Gerçekten Salih'ti.

Adam silahını kaldırdı.

Rıza direksiyona uzandı.

— Geri dönelim!

Mehmet'in bakışları Salih'in yüzündeydi.

O anda Salih bağırdı:

— Mehmet! Durma! Arkanda asker var!

Ardından silah patladı.

PAT!

Otomobilin ön camı çatladı.

Rıza bağırdı:

— Vuruldun mu?

Mehmet cevap vermedi.

Çünkü Salih'in silahını kendilerine değil, arkalarından gelen askerlere doğrulttuğunu görmüştü.

Devam edecek…

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Tarih ve Yaşam
Metehan Candan29 Ekim 20268 dk okuma

Cumhuriyet Kuruldu, Demokrasi Nerede Kaldı?

Tarih ve Yaşam
Ali Şükrü Bey28 Ekim 20263 dk okuma

"Kalemini Satmayanlar, Tarihi Yazanlardır."

Tarih ve Yaşam
Ali Yavuz24 Ekim 20266 dk okuma

Kore Savaşı: Uzak Cephe, Büyük Karar