Eleştirel Deneme

Küçük Güzeldir..

Fatih Köse İtiraz Payı İçin Yazdı..

1 Ekim 20266 dk okuma

“Küçük güzeldir” ama Doğu toplumlarının genelinde “En büyüğü olmalı.” düşüncesi ağır basar.

Rahmetli Nail Ağa’nın Kasaplar Hali’nde küçük bir dönerci dükkânı vardı. Ne de güzeldi! Büyüdü, daha da büyüdü ama o eski küçük güzel dükkânından çıktığına muhtemelen kendisi de pişman olmuştu.

Pastırmacı esnafı da önceleri daha küçüktü. Pastırmalar sonbaharda pastırma yazı adı verilen güneşli ve rüzgârlı havada, yani doğal ortamda kururdu. Kışın tüketilir, yazın pastırma olmazdı.

Talep arttı, büyüdüler. Yazın da hizmet verir oldular. Pastırma yazında kuruyan pastırmalar yeterli gelmiyor. Artık yazın devam eden pastırma talebine cevap verebilmek için kışın da kapalı ortamlarda sanal pastırma yazı iklimi oluşturularak kurutuluyor olsa gerek! Daha da büyürlerse fabrikasyona dönerler ama emin olun, o eski küçük işletmelerinde üretilen pastırmanın kalitesini büyüyerek yakalayamazlar.

Küçük bir okulda öğretmenler neredeyse bütün öğrencileri ismen ve aileleriyle birlikte yakından tanır. Eğitim ve öğretim, kalabalık okullara nazaran daha kaliteli, içten, samimi, etkili, verimli olur. Öğretmenler çocukları iyi tanıdığından simalarından bir dertleri olduğunu hemen anlayabilir. Onlarla bağ kurabilir. Bin kişilik asker kışlası gibi okullarda bu güzellik kaybolur.

Küçük ve yakın çevresine hitap eden, insan ölçekli bir cami, cüssesiyle orantılı minaresiyle çok güzeldir. Çevresindeki ağaçlar, ağaçlardaki kuşlar, şadırvandaki su sesi insana huzur verir. Camilerin de büyüdükçe şâşâsı artar. Büyük avlulardaki zemin döşemesini ağaç kökleri çatlatıyor diye ağaçlar kesilir. Güneş altında pişen, gölgesiz taş avlularda insan huzur bulamaz. İbadet, taat ruhu gider; resmiyet, protokol havası gelir.

Duvarlara devasa çiniler, hatlar yapılır. Uzaktan, hem de en uzaktan gözüksün diye üç şerefeli, en uzunundan, en kallavisinden, en fazlasından minareler yapılır. Büyük, mermer müezzin mahfilleri, devasa avizeler derken mâna yola feda edilmeye başlar. Camiyi sabah namazında doldurmak için uzaklardan minibüslerle gençler taşınır, çoğu vakte yetişemez ama cemaatin bolluğu görüntüsü için fotoğraflar alınmıştır. Caminin kadrosu büyür. Caminin şanına yakışır kıraat arayışı başlar. Rekabet tatsızlaşır. Caminin masrafı artar, ruhu kaybolur; cemaat fatura ödeme derdine düşer, camiden, cemaatten soğur.

En büyük hastaneyi, en büyük havalimanını, en büyük barajı, en büyük köprüyü yapıp bununla övünmek de bize has duygulardır. Büyük, daha büyük, en büyük… olma; büyük, daha büyük, en büyüğünü yapma arzusu acaba nereden gelir?

Bildiğim kadarıyla Allah’ın kullarına zengin ol, başarılı ol, gösterişli ol diye bir emri yok.

Belki Birinci Dünya Savaşı sonrası Batı karşısında dağılmış, parçalanmış, itibarını, gücünü kaybetmiş olan Müslümanların yaşadığı travma yüzündendir bu büyük şeyler yapma hastalığı. Tekrar eski günlere duyulan özleme kısa yoldan nasıl ulaşılır?

Acaba onları bilimde, sanatta, teknolojide, ekonomide yakalayana kadar o eski günlere olan özlemimizi en büyük hastaneyi, havalimanını, barajı, köprüyü yaparak gidermek mi istiyoruz?

Belki de kişisel gelişim kitaplarıyla yıllarca hepimize aşılanan başarılı olmak! Daha başarılı olmak! güdüsü yüzündendir.

Başarıyı da gözle görülür eserler yapmakta arayan insan, bir gün elveda diyeceği dünyaya iyi hatırlanmak için eserler bırakmak ister. Bunlar devasa olursa öte dünyaya faydası, daha fazla katkısı mı olur, bilemiyorum.

Ölümlüler, ölümlü dünyada ölümsüz eserler bırakarak ölümsüz olmak, hatırlanmak ister. Oysa birçoğumuz 200 yıl ve daha önce kimlerin neyi yaptığını bile pek bilmeyiz.

Dernekler, vakıflar, cemaatler, partiler de böyledir.

Bir vakıf, dernek, cemaat ya da parti küçükken samimi ve içtendir. Çünkü mensupları çileyi paylaşırlar. Çile çekenler bedel öder, bedel ödeyenler hatıralar biriktirir. Zorluk ve yoklukla, kendinden vererek, feda ederek, paylaşarak, dertleşerek, emek vererek, umut büyüterek mücadele ederler.

İyi niyetle bu fedakârlıkları yapanlar “dava”larına güven duymaya başlarlar. Güven, insanî bir duygudur ve insan bir şeylere güvenmeden yapamaz.

Büyüdükçe bedel ödemeyen, çile çekmeyen ama şekerin kokusuna gelenler yukarılara tırmanmaya başlar. Kazanımlar artar.

Kazanımlar arttıkça kaybedilecek şeyler artmış olur. Biriktirme, büyüme başlar. İlerideki güzel günler için sabırla çalışma önemli hâle gelir. Hasbîlik azalır, hesabîlik artar. Amatörlük biter, kurumsallık gelir. Artık büyük olmak yetmez. Daha da büyümeli, en büyük olmalıdır.

Kusurlar görülmemeli, sorunlara ilişkin sorular halının altına süpürülmeli, nifak çıkarmamalı, infaka devam etmeli, tâbi olmalı…

Ölümlü dünyada insanları Allah’a iman etmeye davet eden bir cemaat, daha çok insana ulaşmak, daha faydalı olmak, daha da büyümek amacıyla televizyon açar, gazete çıkarır, banka kurar, iş adamlarını örgütler. “Derdi ukbâ olanın dünyaya bu kadar sarılması doğru mu?” diye sorulmaz.

Ülkenin sorunlarını çözmek amacıyla yola çıkan parti, iktidar olmak, en çok oyu almak için oy getiren insanları şaibelerine rağmen aday yapar, kol kırılınca yenin içine saklar. Dün kendisi için çıkarılan zorlukları, hukuksuzlukları kendisi de ötekine yapmaya başlar. Ehliyet, liyakat yerini koşulsuz sadakate bırakır.

“Derdimiz sorunları çözmekti, artık iktidarda kalmak oldu. Başladığımız yere döndük, eleştirdiklerimize benzedik. Bu doğru mu?” diye sorulmaz.

Abiler, ablalar, hocalar, şeyhler, başkanlar, genel başkan yardımcıları, liderler her şeyin en iyisini bilir. Onlar senin yerine en iyisini düşünür. Onlar istişare eder. Tecrübelidir, kolay kolay hata yapmaz. O yüzden onları eleştirmek, hataları dillendirmek nifak çıkarmak olur.

Bir yapı büyüdükçe içine sızmak, o yapıyı yönetmek, yönlendirmek, kullanmak kolaylaşır. Önceden herkesin birbirini tanıdığı o küçük güzellik, artık devasa bir bilinmeze dönmüştür.

Kitleleri etkileme gücüne sahip olan bu yapıların başındakilere etki edenler, kitlelerini de çok ucuz maliyetlerle yönlendirme imkânına kavuşur.

Dâhil olduğu yapıya, ister cemaat ister parti olsun, sonsuz güven duyan, o yapıyı tek doğru ve o yapının dışında kalanları “öteki” olarak kodlayan bir akıl, ağaç dalındaki yaprak gibidir. Bir yaprak analitik düşünemez, sorgulayamaz, öneri sunamaz. Çünkü buna ihtiyaçları yoktur. Onun varlık sebebi, dalından beslendiği ağaçtır.

Abiler, ablalar, hocalar, başkanlar, genel başkan yardımcıları, liderler onların yerine her şeyi düşünür, en doğru kararı alır.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin yıkılışı, perestroyka zamanında yaşananlarla ilgili zamanın Rus lideri Mihail Gorbaçov’a, “Nerede hata yaptınız?” diye sorarlar. “Hatayı hep dışımızda aradık.” der.

15 Temmuz 2016 darbe girişiminin üzerinden on yıl geçti.

Küçük ve güzel olan bir cemaat, daha çok insana ulaşmak, daha başarılı olmak için büyüdü. Birçok iyi niyetli, temiz Anadolu insanı çile çekti, fedakârlık yaptı, emek verdi ve güvendi. Büyüyen her yapının başına gelen, onların da başına geldi.

Bizzat ülkenin Cumhurbaşkanı tarafından tabanı ibadet olarak nitelenen ve yapı küçükken emek veren, fedakârlık yapan, çile çeken binlerce insan çok büyük bedeller ödedi, ödemeye devam ediyor.

Dinî değerler, din adamları, sevgi, saygı kavramları erozyona uğradı.

Ülkenin sivil inisiyatifi büyük bir yara aldı.

İyi yetişmiş yüz binlerce insan toplumdan tecrit edildi, alınlarına görünmeyen bir damga vuruldu.

Çocukları, anlam veremedikleri bu durumla büyüdü.

Şimdi küçükken güzel olan ama büyüdükçe güzelliğini kaybeden partilerimiz var.

Başında, ülkeye daha iyi hizmet etmek için farklı düşüncedeki insanlarla yol yürüyebilen, zamanı gelince makamdan feragat edip bir arkadaşını ileri sürebilen, ehliyet, liyakate değer veren, sürekli kadrolarını yenileyen partiler büyüdüler.

Artık tek bir lider etrafında kümelenen parti müntesipleri var. Yukarıdakiler onlar için de en iyisini düşünüyor, en doğru kararı alıyor! Onlar da eleştiriden münezzehler! Yaptıklarının bir kerameti, bir hikmeti var; sual olunmaz! Onlar da büyümek, daha çok büyümek istiyorlar. Onlar da her büyüyen yapı gibi sızmalara, yönlendirmelere, kullanılma tehlikesine açık hâle geldiler. Onlar da mânayı yola feda etmeye başladılar.

Zeval, eksilen demektir. Zevalli, yani zavallı. İnsan zavallıdır. Çünkü her gün hayatından eksilir. Zavallıdır çünkü zavallı olduğunu da unutur. Şu dünyada hoş bir sâda bırakıp gitmek meselesini herhâlde çoğumuz yanlış anlıyoruz. Bu amaçla büyük, en büyük işleri yapalım derken geride ne hoşluk ne de sadâ bırakmama ihtimali hiç aklımıza gelmiyor.

Belki de imtihan, zavallı olduğumuzu unutmamadadır. Ne dersiniz?

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Eleştirel Deneme
Umut Özgürleş5 Ekim 20262 dk okuma

Hesapsız Kazanılan Malın, Söze Ağırlık Katmadığı Gün

Eleştirel Deneme
Ali Yavuz2 Ekim 20262 dk okuma

Çevreyi Kirleten Haberler

Toplumsal Eleştiri
Recep Karagöz29 Ekim 20263 dk okuma

Sessizliğin Rejimi