Tarih ve Yaşam

Menzil-i Evvel: Bâbü’t-Tanca ilâ Esvâri’l-Konstantiniyye -1

"Ulu yollar, bizim ham ruhumuzu pişirmek ve terbiye eylemek için Cenab-ı Hakk tarafından önümüze serilmişti." Emîrü’l-Müsâfirîn İbn Battûta kaleme aldı..

Bismillah deyip Tanca’nın ulu kapısından çıktığımda, arkamda bıraktığım sıla hasretini ancak yolların o muazzam azametiyle teselli edebilirdim.

Validemin mahzun gözyaşlarını geride bırakırken, bilmezdim ki kaderim, her adımda kelimelerin libasını değiştirecek nihayetsiz bir lisan deryasıdır.

Genç yaşımda sîneme düşen bu mukaddes seyahat ateşi, beni vatanımdan koparıp bilmediğim iklimlerin ve tanımadığım kavimlerin kucağına doğru fırlattı.

Her menzilde kalbimi eritip yeniden şekillendiren yollar, lisanın insan ruhunu nasıl inşa ettiğini bana öğretecek en ulu medrese olacaktı.

Ayaklarım beni ilk mübarek menzile, o kadim Mısır mülküne doğru sürükledi.

Nil-i Mübarek’in bereketiyle yıkanan, ulu Kahire saraylarına vasıl olduğumda, buraların ilim ve medeniyet deryası olduğunu hayretle müşahede ettim.

Kahire’nin muazzam meclislerinde, fukaha ve ulemanın huzurunda Arap lisanının en fasih hitabetine ve en derin tefsir usullerine şahitlik ettim.

Böylece heybeme paha biçilemez ilim katreleri devşirdim. Kelâmın mukaddes vatanında, vahyin nuruyla parıldayan fasih Arapça ile ruhumu doyurdum.

İçimdeki seyahat ateşi daha da harlanıyor, beni bilinmez coğrafyaların seslerine doğru çağırıyordu.

Bu muazzam lisan, fıkhın ve kelâmın o sarsılmaz sütunları üzerinde yükselirken, adaleti ve hikmeti kalbime bir nakış gibi işledi.

Lakin seyyahın ruhu dur durak bilmez; yönümü şarka, gazi beylerin kılıç çaldığı Anadolu topraklarına çevirdim.

Konya’nın ulu camilerinde, Kastamonu ve Karaman’ın bereketli topraklarında, Türkmen erenlerinin o samimi, saf ve yiğit Türkçe kelamıyla hemhal oldum.

Arapça bilmeyen, sarayların süslü lafızlarına aşina olmayan bu cömert beylerin sofralarında lisanın hür ve cengaver avazını işitmek ruhuma ayrı bir inşirah verdi.

Onların misafirperverliği, heybelerinde taşıdıkları gaza ruhu ve dillerindeki o duru sadelik, bana kelamın ulu bir çınara dönüştüğünü gösterdi.

Sözün sadece yaldızlı sütunlarda değil, samimi gönüllerde de kök saldığını anladım. Her ulu beylik, Türkçenin farklı bir cevherini, bozkırın o asil kokusunu önüme serdi.

Anadolu’nun ardından Karadeniz’in o deli ve hırçın sularını aşarak Rumeli topraklarına kadem bastım.

Deşt-i Kıpçak'ın ulu sultanı Özbek Hanı’nın hatununun kafilesine yoldaş olup, Bizans meliklerinin hüküm sürdüğü Konstantiniyye surlarına kadar ilerledim.

Hristiyan tebaanın azametli kiliselerini, tekfurların mermer saraylarını müşahede ederken buraların ne Arap lisanı ne de Türkçe geçerdi.

Lakin seyyahlığın o kadim, sessiz ve halden anlayan edebiyatıyla her kapıyı aralamak müyesser oldu.

Kadim surların gölgesinde, Grekçenin ve Latinceden bozma avazların nasıl bir uğultuyla birbirine karıştığını hayretle izledim.

Bu kâgir binalar arasında çınlayan yabancı dualar, lisanın dünyevi saltanatlar için nasıl bir zırh olduğunu gözler önüne seriyordu.

Yüksek dağları aşarken dondurucu fırtınalarla, uçsuz bucaksız çölleri geçerken de amansız yalnızlıkla imtihan olundum.

Lakin vardığım her beldede yabancı kalplerin kapısını açan yegane anahtar, yine dillerin hikmeti oldu.

Gördüm ki biz aslında yollara revan olmamıştık; ulu yollar, bizim ham ruhumuzu pişirmek ve kelâmın hakikatine erdirmek için Cenab-ı Hakk tarafından önümüze serilmişti.

Her kavmin dimağından dökülen kelimeler, yeryüzünün farklı bir rengini sîneme nakşetti.

Şimdilik kelâm hırkamızı toplar, divitimizin ucunu mühürleriz. Lakin bu fani dünyada adımlanacak menziller, sığaya çekilecek yabancı avazlar henüz nihayete ermiş değildir...

⏳ Şairlerin saraylarından Horasan bağlarına uzanan o ipeksi kelâm yürüyüşü haftaya 2. Bölüm'de burada...

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Tarih ve Yaşam
Nehir Aksel17 Ekim 20264 dk okuma

İstanbul'u işgal ettiler, onu edemediler! - 1

Tarih ve Yaşam
Aliya İzzet Bey14 Ekim 20262 dk okuma

Söz Milletindir, Kürsü Susturulamaz!"

Sağlık - Yaşam

Tıbbi Gül