Tarih ve Yaşam

İstanbul'u işgal ettiler, onu edemediler! - 1

"Gizli toplantıya katılan adamlardan birinin adı da vardı!" Cambaz Mehmet'in hikayesini Nehir Aksel yazdı..

17 Ekim 20264 dk okuma

1. Bölüm

Kapıya öyle bir vuruldu ki tavandaki gaz lambası sallandı.

— Açınız! İşgal kuvvetleri namına!

Masanın çevresindeki dört adam birden sustu. En gençleri, elindeki çay bardağını tabağa koyarken öyle titredi ki ince bir şıngırtı duyuldu.

Topkapılı Mehmet, pencerenin önündeki iskemleden kalktı.

— Lâmbayı söndürmeyin, dedi. Karanlık daha ziyade şüphe çeker.

Dışarıda tüfek dipçikleri kapıya dayanmıştı.

Mehmet masanın üzerindeki kâğıtlara baktı. Bunlar sıradan hesap pusulaları değildi. İstanbul'dan Anadolu'ya gönderilecek cephanenin miktarı, saklandığı mahzen ve teslim alacak adamların isimleri yazılıydı.

— Kâğıtları kaldırın. Çabuk, fakat telâşsız!

Gençlerden biri fısıldadı:

— Mehmet Ağa, kapıyı kıracaklar!

— Kırarlarsa marangoz çağırırız. Sen dediğimi yap.

Adamın sesi sakindi. Oysa dışarıdaki subayın ne istediğini pekâlâ biliyordu.

Birileri konuşmuştu.

Topkapılı Cambaz Mehmet'in adını İstanbul'da ilk defa duyan biri, onu cambazhanede ip üstünde yürüyenlerden sanabilirdi.

Hâlbuki onun ipi, hayatın ta kendisiydi.

1874'te İstanbul'da doğduğu anlatılan Mehmet, Topkapı sokaklarında büyümüştü. Gençliğinde tulumbacılık etmiş, yangın yerlerinde omuz vermiş, mahalle kavgalarında da adını duyurmuştu.

O devirde tulumbacılık yalnız yangın söndürmek değildi. Bir tulumba takımına girmek, mahallenin adamı olmak demekti. Koşacaksın, yük taşıyacaksın, gerektiğinde alevin önüne atılacaksın.

Mehmet bunların hepsini yapardı.

Bir akşam kahvehanede arkadaşlarından biri ona takılmıştı:

— Ulan Mehmet, senin başına gelecek var. Her işe evvelâ sen atılıyorsun.

Mehmet tavla pullarını dizmiş, başını bile kaldırmamıştı.

— Başımıza gelecek olan, biz evde otursak da gelir.

— Pekâlâ, fakat insan biraz canını düşünür.

— Can dediğin nedir be birader? Bugün var, yarın yok.

Kahvehanedekiler gülmüşlerdi. O gün kimse bu sözlerin yıllar sonra başka bir mânâ kazanacağını bilmiyordu.

Mehmet'in Çanakkale'de bulunduğu, orada gösterdiği cesaretle tanındığı da anlatılır. Mustafa Kemal'in kendisine “Göreyim seni Topkapılı!” dediği rivayeti bu yıllara bağlanır.

Fakat savaşın ardından İstanbul'a dönenlerin gördüğü manzara, cephede bıraktıkları kadar ağırdı.

Boğaz'da yabancı harp gemileri…

Rıhtımlarda ecnebi askerler…

Karakollarda başka diller…

Bir sabah Mehmet, Galata Köprüsü'nden geçerken İngiliz askerlerinin bir hamalı durdurup sandığını açtırdığını gördü.

Hamal yaşlıydı. Sandığı indirirken dizleri titriyordu.

Askerlerden biri içindeki kumaşları yere saçtı.

Mehmet birkaç adım yaklaştı.

Yanındaki arkadaşı kolunu tuttu.

— Karışma Mehmet. Başımıza iş açma.

Mehmet, yere düşen kumaşları toplayan ihtiyara baktı.

— İş dediğin zaten başımızda, diye mırıldandı.

16 Mart 1920'de İstanbul'un resmen işgaliyle sokakların çehresi daha da değişti.

Mehmet o günlerde eski tanıdıklarını aramaya başladı.

Bir kayıkçı…

İki hamal…

Çanakkale'den dönmüş bir asker…

Bir de kimsenin dikkatini çekmeyen, fakat şehrin hangi kapısından kimin girip çıktığını bilen esnaf.

Anadolu'da Millî Mücadele sürüyordu. İstanbul'dan oraya silah, cephane ve haber ulaştırmak için gizli teşkilatlar çalışıyordu.

Mehmet'in adı da bu mücadeleyle anılır olmuştu.

Bir gece, Topkapı'daki eski bir evde toplandılar.

Masaya serilen haritada kıyılar işaretliydi.

Kayıkçı Rıza, parmağını bir noktaya koydu.

— Şuradan çıkarsak devriye bizi görür.

— Ya buradan? diye sordu Mehmet.

— Sığlık var. Büyük kayık geçmez.

— Küçük kayık?

Rıza düşündü.

— Geçer. Fakat yükü iki defada taşımak icap eder.

— Öyleyse iki defada taşırız.

Eski asker Hasan söze girdi:

— On iki sandık var. İngilizler bunları bulursa mahvoluruz.

Mehmet haritayı katladı.

— Sandıklar burada durdukça daha emniyette değil. Sevk edeceğiz.

— Ne vakit?

— Yarın gece.

Hasan şaşırdı.

— Bu kadar acele niçin?

Mehmet pencereye baktı.

— Çünkü bugün limanda iki adamımızı sorgulamışlar. Yarın depoya da gelirler.

Odada sessizlik oldu.

Sonra dışarıdan ağır ayak sesleri duyuldu.

Rıza perdeyi araladı.

— Askerler…

Mehmet ayağa kalktı.

— Kaç kişiler?

— Dört… Hayır, beş.

Tam o sırada kapıya vuruldu.

— Açınız!

Mehmet belgeleri sobanın yanındaki gevşek döşemenin altına yerleştirdi.

Hasan'a işaret etti.

— Kimse bildiğinden fazlasını söylemesin.

Kapıya yürüdü, sürgüyü çekti.

Karşısındaki İngiliz subayı elindeki kâğıda baktı.

— Cambaz Mehmet?

— Buyurunuz.

— Hakkınızda ihbar var.

Subay kâğıdı kaldırınca Mehmet iki isim gördü.

Biri kendisinindi.

Öteki, az önce masada oturan adamlardan birine aitti.

Mehmet gözlerini kaldırdı.

Subay gülümsedi.

— İçeri girmemize müsaade edeceksiniz, değil mi?

Mehmet kapıyı biraz daha açtı.

— Buyurun bakalım.

Fakat o anda arkasındaki odada birinin sandalyesini devirdiğini duydu.

Devam edecek…

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Tarih ve Yaşam
Aliya İzzet Bey14 Ekim 20262 dk okuma

Söz Milletindir, Kürsü Susturulamaz!"

Dünya - Haber
Karim al-Sahra17 Ekim 20265 dk okuma

En Çok Gıda İsrafı Yapan Ülkeler Hangileri ve Evde İsrafı Nasıl Azaltabiliriz?

Edebi Tarih
Aliya İzzet Bey17 Ekim 20263 dk okuma

Krallığın Doğuşu ve Kulin Ban’ın Yemini -2