
Ömür dediğin – 4: Yatılılığın Öğrettikleri
"Bazen insan, kendisine yöneltilen bir haksızlığın karşısında yalnızca hakkını savunmayı değil, kendisini herkesten daha fazla ispat etmeyi de öğreniyor" Ahmet Akçay yazdı..
Geçen bölümde okul başkanlığı, mezuniyet yıllığı, mesleki tatbikatlar, yurt binası ve gençlik yıllarının aidiyet duygusu anlatıldı. Şimdi yatılı okulun kişilikte bıraktığı izler ele alınıyor.
Henüz on bir-on iki yaşlarında, çocukluğunun en saf, en masum çağında aile ocağından ayrılıp yatılı okulun soğuk ranzalarına tutunmaya çalışan bir çocuğun neler hissettiğini, hangi müspet ve menfi tecrübelerle yoğrulduğunu anlatmaya çalışacağımı söylemiştim bir önceki yazımda. Zira insanın o küçücük yaşlarda ailesinden koparak çıktığı yolculuğun, karakteri ve hayatının istikameti üzerinde silinmez izler bıraktığına yürekten inanıyorum.
Dedik ya; hayat ileriye doğru yaşanıyor ama ancak geriye bakıldığında anlam kazanıyor.
İnsan, kişiliğinin derinliklerine işleyen bu izleri çoğu zaman yıllar geçtikten sonra fark ediyor. Yaşadığı olaylar karşısında verdiği tepkileri, hissettiği duyguları ve benimsediği tavırları sorguladıkça kendine daha yakından bakmaya başlıyor. “Neden böyle hissediyorum? Niçin bazı şeylere bu kadar mesafeli, bazılarına karşıysa bu kadar hassasım? Duygularım hangi yaşanmışlıkların gölgesinde şekillendi?” diye sordukça, zihnindeki sis perdesi aralanıyor ve hayatın dağınık parçaları yavaş yavaş yerli yerine oturuyor.
Damak tadımızdan düzen ve tertip alışkanlıklarımıza, giyim kuşamımızdan insan ilişkilerimize, üstlendiğimiz sosyal sorumluluklardan hayatın içinde yöneldiğimiz mecralara kadar kişiliğimizi meydana getiren nice yapı taşı, meğer o yatılı okulun daracık ama bir o kadar da derin zaman diliminde şekillenmiş. O yıllarda farkına varmadan edindiğimiz alışkanlıklar, zamanla karakterimizin bir parçasına dönüşmüş; kimi huylarımız kök salmış, kimileri ise ömrümüz boyunca bize eşlik etmiş.
Mesela, henüz çocuk yaşta aileden ayrılmak insana kendi başının çaresine bakmayı, düştüğünde kendi kendine ayağa kalkmayı, hayatın içinde bir yol bulmayı ve bütün bunları yaparken içinde yaşadığı cemiyetin kurallarına uyum sağlamayı öğretiyor. Bir bakıma, hayatın acımasız yüzüyle erken tanışıyor insan. Daha çocukluğunu tam anlamıyla yaşayamadan sorumluluk almayı, özlemini içine gömmeyi ve çoğu zaman hissettiklerini belli etmeden yoluna devam etmeyi öğreniyor.
İmam Hatipli olmak da başlı başına bir tecrübeydi. Her ayrıntısını bugün hâlâ gururla taşıdığımız, dahası taşımanın bir sorumluluk olduğunun bilincine vardığımız yıllardı. Çünkü biz biraz farklıydık. Toplumun bir kesimi tarafından adeta “üvey evlat” muamelesi gördüğümüz zamanlardı ve biz bu ayrımın fazlasıyla farkındaydık.
Bu farklılık, hayatın pek çok alanında karşımıza çıkardı. Spor müsabakalarında bile sanki kendi memleketimizde değil de yabancı bir ülkenin takımını temsil ediyormuşuz gibi hissederdik kendimizi. Rakibin kayrılabileceği ihtimaline karşı elimizde tek bir koz vardı: Bileğimizin hakkıyla, söke söke kazanmak!
Belki de bu yüzden, kendimizi ispat etme duygusu içimize daha fazla işlemişti. Başkalarının kolayca elde ettiğini bizim fazladan çabayla kazanmamız gerekiyordu. Bu his, bizi her alanda daha çok çalışmaya, daha disiplinli olmaya ve yaptığımız işin en iyisini ortaya koymaya zorlardı. Nitekim geçit törenlerinin en nizami bandosu, en muntazam yürüyüş takımı ekseriyetle bizim okulumuzdan çıkardı.
(Bu arada, okulun bando takımında az boru çalmışlığımız da yoktur!)
Bugün geriye dönüp baktığımda, o günlerin üzerimizde bıraktığı izleri daha iyi anlıyorum.
Bazen insan, kendisine yöneltilen bir haksızlığın karşısında yalnızca hakkını savunmayı değil, kendisini herkesten daha fazla ispat etmeyi de öğreniyor. Belki bu yüzden, yıllar sonra bile bir işi hakkıyla yapma arzusu, eksiksiz olma çabası ve haksızlığa karşı duyulan hassasiyet, insanın içinde sessizce varlığını sürdürüyor.
Devam edecek… Haftaya.


