
Sandık Bizim, Ekran Kimin?
"Peki o eli yönlendiren kanaat oluşurken, ekranın kumandası kimde?" Mahir Saye yazdı..
Bir siyasetçinin kırk dakikalık konuşmasından on beş saniye kesiliyor. Öncesi yok, sonrası yok. Altına öfkeyi kabartan bir başlık, arkasına gerilimi artıran bir müzik… Birkaç saat sonra binlerce kişi o kesit üzerinden memleketin kaderini tartışıyor.
Konuşmanın tamamını dinleyen kaç kişi var? Kesitin neyi dışarıda bıraktığını soran kaç kişi?
Ama hüküm hazır. Yorumlar yazılmış, saflar tutulmuş, karşı taraf bir kez daha mahkûm edilmiş.
Siyasetin yeni meydanı burası.
Gazeteler ve televizyonlar hâlâ gündemi etkiliyor. Fakat artık yanlarında, çoğu zaman önlerinde, başka kapı bekçileri var: TikTok’un, YouTube’un, Instagram’ın ve X’in hangi içeriği kime göstereceğini belirleyen sistemler. Bir haberi milyonların önüne çıkarabiliyor, başka bir haberi kalabalığın hiç uğramadığı bir köşede bırakabiliyorlar.
Üstelik bu seçimin sorumlusu, akşam karşımıza çıkıp kararını açıklayan bir editör değil. İtiraz edeceğimiz kapının üzerinde isim yazmıyor.
Biz ekranı kaydırıyoruz. Birileri görünürlüğü dağıtıyor.
Bu düzenin merkezinde dikkatimiz var. Neye takılıyoruz, hangi videoyu bitiriyoruz, neye kızıp yorum yazıyoruz? Bunların her biri sisteme bir işaret veriyor. Doğruluk ve kamu yararı ise yüksek izlenmenin kendiliğinden getirdiği meziyetler değil. Yanlış bir iddia da milyonlarca kez izlenebilir. Hatta düzeltilene kadar çoktan siyasi tartışmanın yönünü değiştirmiş olabilir.
Sakin bir açıklamanın işi zor. İddiasını gerekçelendirmesi, ayrıntı vermesi, bazen “Bilmiyoruz” demesi gerekiyor. Öfke satan bir kesitin böyle bir yükü yok. Bir düşman göstermesi, bir cümleyi bağlamından koparması, izleyicinin damarına basması yetebiliyor.
Siyasetçi de bu dili öğreniyor. Uzun vadeli çözüm anlatmak yerine dolaşıma girecek cümleyi arıyor. Tartışmayı aydınlatacak sorunun yerini, rakibi küçük düşürecek çıkış alıyor. Böylece ekranın ödüllendirdiği üslup, kürsüye kadar uzanıyor.
Nigar Garajamirli’nin algoritmik eşik bekçiliği üzerine çalışması, dijital platformların haberin seçimini ve görünürlüğünü nasıl etkilediğini ele alıyor. Mesele yalnızca haberin nerede yayımlandığı değil; hangi anlatımın öne çıktığı, hangi sesin duyulma fırsatı bulduğu.
Yine de bütün hesabı algoritmaya kesip kendimizi temize çıkaramayız.
Hoşumuza giden iddiayı kolayca paylaşıyoruz. Bizi rahatsız eden bilgiden daha fazla kanıt istiyoruz. Kendi tarafımızın kabalığını açık sözlülük, karşı tarafınkini ahlaksızlık sayabiliyoruz. Sonra da önümüze çıkan içeriklerin neden hep aynı olduğunu merak ediyoruz.
Ekrandaki daralmaya bazen kendi elimizle yardım ediyoruz.
Aynı ülkede yaşayan iki insanın telefonuna bakın. Birinin ekranında büyük bir zaferin işaretleri var; diğerininkinde yaklaşan bir felaketin. İkisi de gördüklerinin herkes tarafından görüldüğünü sanıyor. İkisi de karşısındakinin nasıl olup da gerçeği fark etmediğine şaşırıyor.
Ortak bir tartışma zemini böyle aşınıyor. Daha ne olduğunu konuşamadan, olup bitenin kendisi üzerinde ayrışıyoruz.
Bu ortamda siyasetçilerden hesap sormak kadar, görünürlüğü dağıtan şirketlerden hesap sormak da gerekiyor. Hangi içerik neden öne çıkarılıyor? Siyasi reklamı kim ödüyor? Bir kullanıcı, kendisine sunulan akışın ölçütlerini anlayabiliyor mu? O akışı değiştirmek için gerçek bir seçeneği var mı?
Avrupa Birliği’nin Dijital Hizmetler Yasası bu konuda somut yükümlülükler getiriyor. Platformların öneri sistemlerinde kullandıkları temel ölçütleri açıklaması, çok büyük platformların ise kullanıcı profillemesine dayanmayan en az bir öneri seçeneği sunması gerekiyor.
Bu, kusursuz ve tarafsız bir ekran garantisi değil. Ama şirketlerin “Sistem böyle çalışıyor” diyerek sorumluluktan sıyrılmasına karşı gerekli bir başlangıç.
Çünkü milyarlarca insanın ne göreceğini etkileyen bir şirket, yalnızca teknik hizmet verdiğini söyleyip kenara çekilemez. Görünürlüğün ticaretini yapıyorsa, bunun kamusal sonuçlarıyla da yüzleşmek zorundadır.
Bizim de payımıza biraz zahmet düşüyor: Kesitin tamamını aramak, iddianın kaynağına gitmek, sevmediğimiz bir görüşü hemen kapatmadan dinlemek. Her kızdığımız içeriği paylaşarak onu daha da büyüttüğümüzü hatırlamak.
Demokrasi, seçmenin önüne pusula koymakla tamamlanmıyor. Seçmenin o pusulaya uzanmadan önce bilgiye erişebilmesi, seçenekleri karşılaştırabilmesi, fikrini serbestçe oluşturabilmesi gerekiyor.
Oy verirken elimiz bize ait.
Peki o eli yönlendiren kanaat oluşurken, ekranın kumandası kimde?


