Edebi Tarih

Risâle-i Kelâm-ı Avâm fî Kıraathâne-i Tahtakale

.

8 Ekim 20262 dk okuma

"Ketebehû el-fakîr Vakanüvis Çelebi, gafarallâhu lehû ; Bunu fakir (muhtaç) Vakanüvis Çelebi yazdı, Allah onun günahlarını bağışlasın."

Ma’lûmunuz ola ki nev’-i beşerin en harîs olduğu nesne, kulaktan kulağa fısıldanan kelâm-ı bî-asıldır.

Geçen gün heybemi sırtıma vurup ahval-i âlemi süzmek muradıyla Tahtakale’de bir kıraathâneye postu serdim. Lâkin içeri adım atar atmaz mâruz kaldığım velvele, zihn-i şerîfimi adeta darmadağın eyledi. Gördüm ki bu avam takımı, bir araya geldikte hakîkati aramak yerine muazzam bir laf pazarı kurup cehalet satarlar.

Kahvenin bir gûşesinde, ömründe İstanbul surlarından taşra çıkmamış kel bir fânî oturmuş, Viyana muhâsarası üzerine ahkâm kesmekteydi. Elindeki çay fânûsunu harita gibi masaya vurup “Behey cemaat! Serdar-ı ekrem orduyu sağ cenaha sürseydi, Viyana sancağı bugün elimizdeydi!” diye avaz avaz haykırırdı.

Diğer köşede ise nargilesinin marpucunu sallayan bir başka tütün tiryakisi ona itiraz edip “Yalan söylersin, usta! Sadrazamın derdi Viyana değil, mîrî topraklardaki tütün nizamnamesidir; fermanı bizzat okudum!” diye sönmüş nargilesini masaya vurarak üste çıkmaya çalışırdı.

Halbuki divit mürekkebi yalamamış, medrese kapısından dâhil olmamış bu iki âvâre, birbirinin rûyuna baka baka aslında yalnızca kendi seslerinin aks-i sadâsını alkışlarlardı.

Eskiden kelâm meclislerinde bir vezin, bir vakâr aranır; insan lafı ağzından çıkarmazdan evvel dokuz kez tartar, öyle serdederdi. Şimdilerde ise bu kıraathâne meydanlarında ne ilm-i şerîfe itibar kalmış ne de ulemâya hâcet var. Her kafadan bir fuzûlî sadâ yükselir, lakin kimse yanındakini istimâ etmeye tenezzül buyurmaz.

En elîm olanı da şudur ki bu hercümerc ve gürültünün ortasına bendeniz gibi hakîkî bir fâzıl gelip iki kelâm-ı şerîf etmeye yeltense, âvâzım bu gafil kalabalığın uğultusunda nâ-pedîd olup gider. Ahâlî, bendenizin derin hakîkatlerini dinlemektense kulak okşayan o hafif yalanları satın almaya dünden rızâ göstermektedir.

Anladım ki cemaat-i avâm meydanı bî-sahip buldukta, derûnundaki o tahrîk olunmuş kibri dışarı kusar. Ortada dönen binlerce kelâmın içinden, yarına mîras kalacak tek bir kıymetli söz husûle gelmez.

Bendeniz Vakanüvis Çelebi olarak, bu gürültülü kıraathânenin en kuytu ve sâfî köşesinde libâs-ı sükûtu kuşanıp fermanımı yazmaya devâm edeceğim. Bu içi boş gururları, unvânı kendinden menkûl sahte feylesofları divân-ı târîhime birer ibret vesîkası olarak kaydediyorum.

Varsın onlar laf pazarında ömür tebah eylesinler; târîh, sadece benim gibi susup hakîkati nakşedenleri sinesinde saklar.

Mürekkeb-i divîtim bugünlük bu kadarını kayda şâyân gördü; heybemiz aceleye gelmez.

Bâkî selâm, kalabalık meclislerin uğultusunda kendi hakîkî sadânızı yitirmemeniz ümîdiyle…


"Kendi hakiki sesinizi yitirmemeniz ümidiyle..." "Ketebehû el-fakîr Vakanüvis Çelebi, gafarallâhu lehû"

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Edebi Tarih
Vakanüvis Çelebi Efendi15 Ekim 20262 dk okuma

Çarşıdaki Şarlatanlar ve Yalancı Macun Satarı

Edebi Tarih
Molla Kasım13 Ekim 20262 dk okuma

İlan-ı Kelam ve Hakikat Terazisi

Edebi Tarih

Cangeldi’den: Sâbır hem Kök