
Türkiye, Pakistan ve Müslüman Dünyanın Krizleri
Türkiye, Pakistan ve Müslüman Dünyanın Krizleri
Osmanlı'nın son yıllarında Hint Müslümanlarının Anadolu'ya uzanan dayanışması, Türkiye-Pakistan ilişkilerinin tarihî temelini oluşturdu. Bugün iki ülke savunma ve diplomasi alanlarında yakınlaşırken Müslüman toplumların büyük bölümü savaş, göç, yoksulluk ve teknolojik eşitsizliklerle karşı karşıya. Bu dostluk ortak sorunların çözümüne nasıl katkı sağlayabilir?
Pakistan kurulmadan önce başlayan dostluk
Pakistan henüz kurulmamıştı. Hint alt kıtasında yaşayan Müslümanlar, binlerce kilometre uzaklıktaki Osmanlı Devleti'nin karşılaştığı savaşları yakından takip ediyor, yardım kampanyaları düzenliyor ve Anadolu'daki gelişmeleri kendi gelecekleriyle ilişkilendiriyordu.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Hint Müslümanlarının Osmanlı'ya yönelik ilgisi daha belirgin hâle geldi. Hindistan İngiliz sömürge yönetimi altındaydı. Osmanlı Devleti ise toprak kayıpları ve ekonomik sıkıntılarla mücadele ediyordu.
II. Abdülhamid döneminde halifelik makamının uluslararası siyasette daha fazla öne çıkarılması, bu yakınlığı güçlendirdi. Hint Müslümanlarının bir bölümü Osmanlı'nın bağımsızlığını korumasını, kendi siyasi ve dinî gelecekleri açısından da önemli görüyordu.
1911 Trablusgarp Savaşı ve ardından yaşanan Balkan Savaşları sırasında yardım kampanyaları genişledi. Hint Müslümanları tarafından toplanan paralar ve oluşturulan yardım kuruluşları, Osmanlı ile ilişkilerin yalnızca manevi destekten ibaret olmadığını gösterdi.
1919 yılında güç kazanan Hilafet Hareketi'nin öncülerinden Muhammed Ali ve Şevket Ali kardeşler, Osmanlı halifeliğinin korunmasını savunurken İngiliz sömürge yönetimine karşı mücadelede de etkili oldu.
Mahatma Gandhi'nin yürüttüğü iş birliği yapmama hareketiyle Hilafet Hareketi arasında belirli bir dönem yakınlaşma yaşandı. Böylece Osmanlı'nın geleceği hakkındaki tartışmalar, Hindistan'ın bağımsızlık mücadelesiyle birleşti.
Anadolu'da Millî Mücadele devam ederken Hint Müslümanları tarafından toplanan yardımlar Mustafa Kemal Paşa'ya ulaştırıldı. Bu yardımlar, iki ülkenin sonraki ilişkilerinde sıkça hatırlanan tarihî dayanaklardan biri oldu.
Ancak Hint Müslümanlarının tamamı aynı siyasi düşüncede değildi. Birinci Dünya Savaşı'nda İngiliz ordusunda görev yapan Hint askerleri Osmanlı'ya karşı da savaştı. Halifeliğin geleceği konusunda farklı görüşler bulunuyordu.
3 Mart 1924 tarihinde Türkiye'de halifeliğin kaldırılması, bu ayrılıkları daha da görünür hâle getirdi. Bazı çevreler karara sert tepki gösterirken başkaları Türklerin kendi siyasi geleceklerini belirleme hakkını savundu.
Halifeliğin kaldırılması, Hint alt kıtasındaki Müslümanların siyasi gelecek arayışlarında da yeni bir döneme işaret etti.
Pakistan'ın kuruluşu ve yeni siyasi düzen
1930 yılında Muhammed İkbal'in Allahabad'da yaptığı konuşma, Hint alt kıtasındaki Müslümanların geleceğine ilişkin tartışmalarda önemli bir dönüm noktası oldu.
İkbal, Hindistan'ın kuzeybatısında Müslümanların çoğunlukta bulunduğu bölgelerin ayrı bir siyasi yapı içinde birleşmesini gündeme getirdi.
1940 Lahor Kararı ile güçlenen siyasi talepler, Muhammed Ali Cinnah'ın liderliğinde Pakistan'ın kuruluşuna uzanan süreci hızlandırdı.
14 Ağustos 1947'de Pakistan bağımsızlığını kazandı.
Ancak Hindistan'ın bölünmesi, tarihin büyük nüfus hareketlerinden birine dönüştü. Milyonlarca insan yaşadığı topraklardan ayrılmak zorunda kaldı. Hindular, Müslümanlar ve Sihler arasında yaşanan şiddet olayları ağır can kayıplarına neden oldu.
Pakistan, Müslümanların siyasi haklarını ve bağımsız bir devlette yaşama taleplerini esas alan bir mücadeleden doğmuştu. Fakat bağımsızlıkla birlikte güvenlik, ekonomik kalkınma, toplumsal bütünlük ve Hindistan'la ilişkiler gibi ciddi sorunlarla karşılaştı.
Türkiye, Pakistan'ı tanıyan ilk ülkelerden biri oldu. Diplomatik ilişkiler 1947 yılında kuruldu.
29 Temmuz 1951'de imzalanan Dostluk Antlaşması, iki ülke ilişkilerine hukuki bir temel kazandırdı.
2 Nisan 1954 tarihli Karaçi Dostluk ve İşbirliği Antlaşması ise uluslararası meselelerde danışmayı, savunma, ekonomi, kültür ve teknik alanlarda iş birliğini öngörüyordu.
Bu anlaşma doğrudan karşılıklı askerî müdahale yükümlülüğü getirmiyordu. Ancak sonraki yıllarda gelişecek savunma iş birliğinin önemli adımlarından biriydi.
Soğuk Savaş yıllarında ortak çıkarlar
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra dünya ABD ve Sovyetler Birliği etrafında şekillenen iki büyük siyasi ve askerî bloğa ayrıldı.
Türkiye 1952'de NATO'ya katıldı. Pakistan da Batı ülkeleriyle güvenlik ilişkilerini geliştirdi.
1955 yılında iki ülke Bağdat Paktı içinde bir araya geldi. Daha sonra CENTO adıyla devam eden bu yapı, Sovyetler Birliği'nin bölgesel etkisini sınırlamaya yönelik güvenlik düzenlemelerinden biriydi.
1964 yılında Türkiye, Pakistan ve İran arasında Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği Teşkilatı kuruldu. Ulaşım, ticaret, sanayi ve teknik iş birliği alanlarında ortak çalışmalar hedeflendi.
1965 Hindistan-Pakistan Savaşı sırasında Türkiye, Pakistan'a siyasi destek verdi. Pakistan da Kıbrıs meselesinde Türkiye'nin tezlerini destekleyen ülkeler arasında yer aldı.
Ancak 1971 yılında yaşanan gelişmeler, ortak Müslüman kimliğinin siyasi anlaşmazlıkları ortadan kaldırmaya yetmediğini gösterdi.
Pakistan'ın doğu kanadında başlayan çatışmalar, Hindistan'ın askerî müdahalesiyle genişledi ve Bangladeş'in bağımsızlığıyla sonuçlandı.
Türkiye, Bangladeş'i 22 Şubat 1974 tarihinde tanıdı.
Doğu Pakistan'daki Bengal nüfusunun siyasi temsil, ekonomik eşitsizlik ve dil haklarına ilişkin talepleri, ortak dinî kimliğin toplumsal gerilimleri tek başına çözemediğini gösterdi.
1979 yılında Sovyetler Birliği'nin Afganistan'a müdahalesi, Pakistan'ın bölgesel güvenlik açısından konumunu daha da önemli hâle getirdi. Afganistan'daki savaş, mülteci hareketleri ve silahlı grupların faaliyetleri, sonraki yıllarda Pakistan'ı doğrudan etkiledi.
1985'te Türkiye, Pakistan ve İran tarafından Ekonomik İşbirliği Teşkilatı kuruldu.
Keşmir: Bitmeyen anlaşmazlık
Türkiye-Pakistan ilişkilerinin önemli başlıklarından biri Keşmir meselesidir.
Keşmir anlaşmazlığının temelleri, Hindistan ve Pakistan'ın 1947 yılında bağımsızlığını kazanmasıyla atıldı. Bölgenin hangi devlete bağlanacağı konusundaki anlaşmazlık, iki ülke arasında savaşlara ve uzun süreli askerî gerilime neden oldu.
Günümüzde Keşmir'in farklı bölümleri Hindistan, Pakistan ve Çin'in kontrolü altında bulunuyor.
Türkiye, Keşmir sorununun diyalog yoluyla çözülmesini savunurken Pakistan'ın konuya ilişkin diplomatik girişimlerine de destek verdi.
Ancak Keşmir yalnızca iki devletin toprak anlaşmazlığı olarak değerlendirilemez. Bölgede yaşayan insanların güvenliği, siyasi temsili, temel hakları ve günlük hayatları da meselenin ayrılmaz parçalarıdır.
22 Nisan 2025 tarihinde Hindistan yönetimindeki Keşmir'in Pahalgam bölgesinde düzenlenen silahlı saldırıda 26 kişi hayatını kaybetti.
Hindistan, saldırının Pakistan bağlantılı silahlı gruplarla ilişkili olduğunu ileri sürdü. Pakistan ise saldırıdaki sorumluluğu reddederek bağımsız soruşturma çağrısı yaptı.
6-10 Mayıs 2025 tarihlerinde iki ülke arasında hava saldırıları, füze ve insansız hava aracı operasyonlarıyla askerî çatışmalar yaşandı.
10 Mayıs'ta ateşkes ilan edilmesi, daha geniş bir savaşın önüne geçilmesi açısından önemliydi.
Türkiye, 7 Mayıs tarihli açıklamasında Hindistan'ın askerî saldırılarının geniş çaplı savaş riskini artırdığı görüşünü dile getirdi ve Pakistan'ın bağımsız soruşturma çağrısına destek verdi. 10 Mayıs'taki ateşkesin ardından ise iki ülkeye doğrudan diyalog çağrısı yaptı.
Hindistan ve Pakistan'ın nükleer silahlara sahip olması, Keşmir'deki gerilimi Güney Asya'nın ötesinde de ciddi bir güvenlik sorunu hâline getiriyor.
Türkiye ile Pakistan arasındaki dayanışmanın uluslararası barış açısından taşıdığı değer, askerî gerilimi artırmak yerine çatışmaların önlenmesine ve diplomatik çözüm yollarının güçlendirilmesine sağlayacağı katkıyla da ölçülmeli.
Afganistan: Müslüman ülkeler arasındaki krizler nasıl çözülecek?
Pakistan'ın Afganistan'la ilişkileri, iki ülke arasındaki tarihî, etnik ve dinî bağlara rağmen uzun süredir sorunlu.
Sınır anlaşmazlıkları, mülteci hareketleri, silahlı grupların faaliyetleri ve güvenlik kaygıları ilişkilerde gerilime yol açıyor.
Pakistan, kendi topraklarında saldırılar gerçekleştiren bazı silahlı grupların Afganistan'da barındığını ileri sürüyor. Afganistan'daki Taliban yönetimi ise bu suçlamaların bir bölümünü reddediyor.
Ekim 2025'te sınır bölgelerinde yaşanan çatışmaların ardından Türkiye ve Katar'ın arabuluculuğunda görüşmeler yürütüldü.
18-19 Ekim'de Doha'da ateşkes konusunda anlaşmaya varıldı. 25-30 Ekim tarihlerinde İstanbul'da gerçekleştirilen görüşmelerde ateşkesin sürdürülmesi ve izlenmesine yönelik mekanizmalar ele alındı.
30 Ekim 2025 tarihli ortak açıklamada taraflar, ateşkesin devamı konusunda mutabık kaldıklarını duyurdu.
Bu diplomatik girişim, Türkiye'nin Pakistan'la yakın ilişkilerini sürdürürken Afganistan'la da görüşebildiğini gösterdi.
Ancak ateşkes ilan etmekle kalıcı barış sağlamak aynı şey değil. Sınır güvenliği, silahlı gruplar, ticaret, mülteciler ve karşılıklı güven sorunları çözülmeden gerilimlerin yeniden ortaya çıkması ihtimali devam ediyor.
Kalıcı çözüm için sınır güvenliğini, silahlı grupları ve mülteci haklarını birlikte ele alan, tarafların güvenini kazanmış diplomatik mekanizmalara ihtiyaç var.
İki milyar Müslüman nasıl bir dünyada yaşıyor?
Pew Research Center'ın Haziran 2025'te yayımladığı araştırmaya göre 2020 yılında dünyadaki Müslüman nüfus yaklaşık 2,02 milyara ulaşmıştı. Bu, dünya nüfusunun yüzde 25,6'sına karşılık geliyordu.
Müslüman nüfusun önemli bölümü Orta Doğu'da değil, Asya-Pasifik bölgesinde yaşıyor.
Endonezya, Pakistan, Hindistan ve Bangladeş en büyük Müslüman nüfuslara sahip ülkeler arasında bulunuyor.
Ancak iki milyarlık nüfusu tek bir siyasi ve ekonomik topluluk olarak değerlendirmek doğru değil.
Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi yüksek gelirli ülkelerle Sudan, Yemen ve Afganistan'ın ekonomik koşulları birbirinden oldukça farklı.
Türkiye, Malezya ve Endonezya gibi ülkeler de kendi sanayi, ticaret ve teknoloji yapılarını geliştirmeye çalışıyor.
Gazze, Sudan, Yemen: Savaşların ağır bedeli
Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisinin 15 Ekim 2026 tarihli raporuna göre Gazze'de yaklaşık 950 bin yerinden edilmiş insan, sel riski orta veya yüksek seviyede olan geçici barınma alanlarında yaşıyordu.
Yüz binlerce insan yeterli barınma, temiz su, gıda ve sağlık hizmetlerine erişmekte güçlük çekiyordu.
2025 yılında ilan edilen ateşkese rağmen 2026 boyunca saldırılar ve sivil kayıpları bildirildi.
Sudan'da Nisan 2023'te başlayan iç savaşın yol açtığı insani kriz de ağırlaşarak devam etti.
Dünya Sağlık Örgütünün 2026 değerlendirmesine göre yaklaşık 33,7 milyon insan insani yardıma ihtiyaç duyuyordu. Sağlık kuruluşlarının önemli bir bölümü faaliyetlerini sürdüremiyordu.
Yemen'de ise uzun yıllardır devam eden çatışmalar, ekonomik çöküş ve sağlık altyapısındaki sorunlar milyonlarca insanın hayatını etkiliyor.
Birleşmiş Milletlerin 2026 insani yardım planı, 22 milyondan fazla insanın desteğe ihtiyaç duyduğunu ortaya koyuyordu.
Bu üç kriz birbirinden farklı nedenlerle ortaya çıktı. Gazze'de İsrail-Filistin çatışması ve işgal meselesi, Sudan'da rakip silahlı güçler arasındaki iktidar mücadelesi, Yemen'de ise iç savaş ve bölgesel müdahaleler belirleyici oldu.
Farklı nedenlerle başlayan çatışmaların sonuçları ise benzer: Yerinden edilen aileler, eğitimi kesintiye uğrayan çocuklar, yıkılan şehirler ve çalışamaz hâle gelen kamu hizmetleri.
İnsani yardım hayat kurtarsa da ateşkes, sivillerin korunması ve kalıcı siyasi çözümler olmadan yıkımın nedenlerini ortadan kaldıramıyor.
Rohingyalar ve Müslüman azınlıkların yaşadığı sorunlar
Myanmar'da Rohingya Müslümanlarına yönelik ayrımcılık ve şiddet, çok sayıda insanın ülkelerinden ayrılmasına neden oldu.
Bangladeş, bu mültecilerin büyük bölümüne ev sahipliği yapıyor.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin Eylül 2026 verilerine göre Bangladeş'teki kayıtlı Rohingya mülteci sayısı yaklaşık 1,21 milyondu.
Bu insanların bir bölümü yıllardır kamplarda yaşıyor. Eğitim, sağlık, çalışma ve güvenli geri dönüş konularında ciddi sorunlarla karşılaşıyorlar.
Avrupa'da yaşayan Müslümanlar ise farklı bir ayrımcılık sorunuyla karşı karşıya.
Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansının 2024 araştırmasına göre, incelenen 13 ülkedeki Müslüman katılımcıların yüzde 47'si araştırmadan önceki beş yıl içinde ırk ayrımcılığı yaşadığını bildirdi.
İş başvuruları, konut kiralama, eğitim ve günlük yaşam bu ayrımcılığın görüldüğü alanlar arasında bulunuyordu.
Müslümanların uluslararası alandaki konumu tartışılırken yalnızca Müslüman çoğunluklu ülkelerin devlet politikalarına değil, azınlık olarak yaşayan insanların haklarına da bakılması gerekiyor.
Müslümanların din ve vicdan özgürlüğünün korunmasını savunmak, Müslüman çoğunluklu ülkelerde yaşayan farklı dinî ve etnik toplulukların haklarını savunmayı da gerektirir.
Müslüman ülkeler neden ortak hareket etmekte zorlanıyor?
1969 yılında kurulan İslam İşbirliği Teşkilatının 57 üyesi bulunuyor.
Bu ülkelerin bir bölümünde önemli enerji kaynakları ve sermaye birikimi, bir bölümünde geniş tarım alanları, genç nüfus ve sanayi kapasitesi var.
Ancak devletlerin siyasi sistemleri, uluslararası ittifakları, güvenlik kaygıları ve ekonomik öncelikleri birbirinden farklı.
Aynı dinî kimliği paylaşmak, aynı dış politikayı benimsemek anlamına gelmiyor.
İran ile bazı Körfez ülkeleri arasında geçmişte yaşanan rekabet, Irak-İran Savaşı, Yemen'deki bölgesel güç mücadelesi ve 1971 Bangladeş krizi, bu durumun tarihî örnekleri.
Dolayısıyla Müslüman toplumların karşılaştığı bütün sorunları dış müdahalelerle açıklamak mümkün değil.
Sömürgecilik geçmişi, uluslararası güç mücadeleleri, askerî müdahaleler ve dış ekonomik bağımlılıklar elbette önemli.
Ancak ülkelerin kendi yönetim sorunları, siyasi baskılar, yolsuzluk, kamu kaynaklarının kötü kullanılması, mezhep gerilimleri ve demokratik katılım eksiklikleri de toplumsal gelişmeyi etkiliyor.
Ayrıca Müslüman ülkelerin tamamının aynı sorunlarla karşı karşıya olmadığı unutulmamalı. Bazı ülkeler sanayi ve teknoloji yatırımlarında ilerleme sağlarken bazılarında devlet kurumlarının temel hizmetleri sunma kapasitesi bile ciddi biçimde zayıflamış durumda.
Ekonomik kaynaklar neden ortak refaha dönüşemiyor?
İslam İşbirliği Teşkilatına bağlı SESRIC'in 2025 Ekonomik Görünüm Raporu'na göre üye ülkelerin birbirlerine yönelik mal ihracatı 2024 yılında 491 milyar dolara ulaştı.
Ancak bu ihracatın üye ülkelerin toplam mal ihracatındaki payı yüzde 19,2'de kaldı.
Bu oran, teşkilatın yüzde 25'lik hedefinin altında.
Ülkeler arasındaki ticaretin geliştirilmesini zorlaştıran unsurlar arasında gümrük engelleri, yetersiz ulaştırma bağlantıları, üretim yapılarındaki farklılıklar, siyasi anlaşmazlıklar ve finansman sorunları bulunuyor.
Öte yandan Müslüman toplumların yaşadığı ekonomik krizler yalnızca kendi aralarındaki ticaretin yetersizliğinden kaynaklanmıyor.
Küresel enerji fiyatlarındaki değişimler, gıda ithalatına bağımlılık, dış borçların maliyeti, kur dalgalanmaları ve uluslararası piyasalardaki daralmalar da ülkeleri etkiliyor.
Yemen gibi temel gıda ihtiyacının büyük bölümünü ithalatla karşılayan ülkeler, küresel fiyat artışlarına ve tedarik zincirindeki aksamalara karşı daha kırılgan durumda.
Kalkınma için yalnızca doğal kaynaklara sahip olmak yeterli değil. Bu kaynakları üretime dönüştürecek bilgi birikimi, iş gücü, yatırım ortamı ve güçlü kurumlar gerekiyor.
Eğitim ve bilimdeki açık
Yapay zekâ, sağlık teknolojileri, enerji, tarımsal verimlilik, iletişim sistemleri ve ileri sanayi üretimi ülkelerin ekonomik ve siyasi konumunu etkiliyor.
Müslüman çoğunluklu ülkeler arasında bilimsel araştırma ve teknoloji üretimi bakımından büyük farklılıklar var.
Bazı ülkeler araştırma merkezlerine, üniversitelere ve teknoloji şirketlerine önemli yatırımlar yaparken bazılarında çocukların temel eğitime erişimi ciddi bir sorun olmaya devam ediyor.
Afganistan bunun ağır örneklerinden biri.
UNESCO'nun Ağustos 2026 açıklamasına göre yaklaşık 2,4 milyon kız çocuğu ortaöğretimden mahrum bırakılmış durumda.
Bu yasak yalnızca eğitim hakkını ihlal etmiyor. Gelecekte yetişecek öğretmenlerin, doktorların, hemşirelerin, mühendislerin ve araştırmacıların sayısını da etkiliyor.
Bilgi üretemeyen, araştırmacı yetiştiremeyen ve nüfusunun önemli bir bölümünü eğitim dışında bırakan toplumların teknoloji yarışında kalıcı başarı elde etmesi zorlaşıyor.
İklim krizi ve Pakistan'ın yaşadığı felaket
Kuraklık, aşırı sıcaklık, su kıtlığı, sel felaketleri ve tarımsal üretimde yaşanan kayıplar, özellikle altyapısı yetersiz ve ekonomik kaynakları sınırlı ülkeleri ağır biçimde etkiliyor.
Pakistan'ın 2022 yılında yaşadığı büyük sel felaketi bunun çarpıcı örneklerinden biriydi.
Dünya Bankasının değerlendirmesine göre 33 milyon insan sellerden etkilendi. Maddi hasar ve ekonomik kayıpların toplamı 30 milyar doları aştı.
Milyonlarca insan evini terk etmek zorunda kaldı. Tarım alanları zarar gördü, yollar ve sağlık kuruluşları kullanılamaz hâle geldi.
Türkiye, Pakistan'a insani yardım göndererek afetle mücadele çalışmalarına destek verdi.
Afet risk haritalarının hazırlanması, erken uyarı sistemleri, şehir planlaması, güvenli yapılaşma, arama kurtarma eğitimi ve su yönetimi alanlarında yürütülecek ortak çalışmalar, uzun vadede çok daha fazla hayat kurtarabilir.
Türkiye-Pakistan ilişkilerinde stratejik ortaklık
2009 yılında kurulan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi, daha sonra Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi'ne dönüştürüldü.
Savunma sanayii, enerji, ulaştırma, eğitim, sağlık ve ticaret alanlarında çeşitli anlaşmalar imzalandı.
Pakistan Deniz Kuvvetleri için yürütülen MİLGEM korvet projesi, savunma sanayiindeki iş birliğinin somut örneklerinden biri oldu.
12-13 Şubat 2025 tarihlerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Pakistan'a yaptığı ziyaret sırasında Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi'nin yedinci toplantısı gerçekleştirildi.
Ancak ekonomik ilişkiler, siyasi ve askerî yakınlığın gerisinde bulunuyor.
Türkiye Dışişleri Bakanlığının verilerine göre 2024 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi yaklaşık 1,36 milyar dolardı.
İki ülkenin belirlediği hedef ise 5 milyar dolar.
Bu farkın giderilmesi için yalnızca yeni anlaşmalar yapılması yeterli olmayacak. Sanayi kuruluşları arasında ortak yatırımların artırılması, ulaştırma maliyetlerinin azaltılması, iş insanlarının karşılaştığı engellerin kaldırılması ve teknoloji alanında ortak üretimin geliştirilmesi gerekiyor.
Türkiye'nin sanayi ve ulaştırma alanındaki deneyimiyle Pakistan'ın geniş nüfusu, tarımsal kapasitesi ve üretim imkânları arasında karşılıklı yarar sağlayabilecek alanlar bulunuyor.
2026: Yeni savunma anlaşmaları
7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalandı.
Anlaşma, taraflardan birine yönelik dış kaynaklı silahlı saldırının bütün taraflara yönelik saldırı olarak değerlendirilmesini ve savunma alanında karşılıklı yardımı öngörüyor.
Bu yönüyle 1954 Karaçi Antlaşması'ndan farklı bir hukuki ve siyasi çerçeve içeriyor.
31 Ağustos'ta üç ülkenin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanları İstanbul'da bir araya geldi.
Toplantıda savunma sanayii, ortak teknoloji geliştirme ve üretim alanlarında iş birliğinin kurumsallaştırılması kararlaştırıldı. Suudi Arabistan'da bir sekretarya oluşturulması ve ilk genel sekreterin Pakistan'dan görevlendirilmesi konusunda mutabakata varıldı.
5 Ekim 2026 tarihinde Riyad'da yapılan olağanüstü komite toplantısında ise üç ülke, ortak savunma yükümlülüklerinin uygulamaya geçirilmesi ve kararlaştırılan askerî imkânların ulusal mevzuata uygun şekilde hazır bulundurulması yönünde adımlar açıkladı.
21 Ekim 2026 tarihinde Türkiye, Pakistan, Katar ve Endonezya arasında Bedir Mutabakat Zaptı Doha'da imzalandı.
Millî Savunma Bakanlığı mutabakatı, askerî ve savunma sanayisi iş birliğini geliştirmeye yönelik bir adım olarak açıkladı.
27 Ekim 2026 tarihinde ise Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın Türkiye tarafından onaylanmasının uygun bulunduğuna ilişkin kanun teklifi TBMM Dışişleri Komisyonunda kabul edildi.
27 Ekim itibarıyla komisyon onayı, anlaşmanın Türkiye'deki tüm onay süreçlerinin tamamlandığı anlamına gelmiyordu.
Ortak caydırıcılık ve güvenlik iş birliği, ülkelerin tehdit algılarına karşı bir araç olabilir. Ancak askerî yakınlaşmanın yeni bölgesel gerilimler doğurmaması, diplomatik kanalların açık tutulmasına da bağlı.
Krizler karşısında ortak sorumluluk
Birlik, dayanışma ve kardeşlik çağrıları, uygulanabilir politikalarla desteklenmediğinde kalıcı sonuç üretmiyor. Öncelik, çatışmalarda sivillerin korunması ve uluslararası hukukun siyasi veya dinî kimliğe göre farklı uygulanmaması olmalı. Gazze'deki hak ihlallerine karşı çıkarken Sudan'da, Yemen'de ve başka bölgelerde yaşanan sivil kayıplar da aynı ciddiyetle ele alınmalı.
İslam İşbirliği Teşkilatının diplomatik mekanizmaları, çatışmaları önleme ve arabuluculuk için daha etkin kullanılabilir. İslam Kalkınma Bankası ve ilgili kuruluşların insani yardım ve yeniden yapılanma programları uzun vadeli planlanmalı; kaynakların kullanımı bağımsız denetime ve kamuoyuna açık olmalı.
Ekonomik dayanışma yalnızca karşılıklı ticaret hacmini artırmakla sınırlı kalmamalı. Tarım teknolojileri, ilaç, yenilenebilir enerji, su yönetimi ve dijital altyapıda ortak üretim geliştirilmeli. Üniversitelerin araştırma programları, öğrenci değişimleri ve mesleki eğitim imkânları genişletilmeli. Kadınların eğitim ve çalışma hayatına katılımını engelleyen uygulamalar kaldırılmalı.
Bu hedeflerin gerçekleşmesi, mezhep ve etnik kimlik farklılıklarının eşit yurttaşlık temelinde korunmasına; adaletin, ifade özgürlüğünün ve denetlenebilir yönetimin güçlenmesine bağlı. Yolsuzlukla mücadele ve kamu kaynaklarının toplum yararına kullanılması da uluslararası dayanışmanın güvenilirliğini belirliyor.
Türkiye ve Pakistan neyi birlikte yapabilir?
İki ülkenin tarihî yakınlığını ölçülebilir sonuçlara dönüştürmek için üniversiteler arasında ortak araştırma fonları kurulabilir. Deprem mühendisliği, iklim değişikliği, su yönetimi, tarım, yapay zekâ ve sağlık teknolojileri bu fonların öncelikli alanları olabilir.
Sanayiyle bağlantılı mesleki eğitim merkezlerinde teknisyen ve mühendis yetiştirilmesi, istihdamı ve üretim kapasitesini birlikte geliştirebilir. Afet yönetiminde kalıcı eğitim ve tatbikat programlarının başarısı ise tatbikat sayısından çok müdahale sürelerinin kısalması ve risklerin azalmasıyla ölçülmeli.
Ticarette 5 milyar dolarlık hedef için sektör bazında ortak yatırımlar, lojistik bağlantıların iyileştirilmesi ve iş dünyasının önündeki engellerin azaltılması gerekiyor. Diplomaside ise Türkiye'nin Afganistan-Pakistan görüşmelerinde edindiği deneyim, tarafların güvenini koruyan dengeli arabuluculuk girişimlerine katkı sağlayabilir.
Geçmişin dayanışmasından geleceğin sorumluluğuna
Türkiye ve Pakistan için asıl sınav, savunma alanındaki yakınlaşmanın yanı sıra eğitim, üretim, afetlere hazırlık ve diplomasi alanlarında insanların yaşamını değiştiren sonuçlar elde edebilmek. Müslüman toplumların geleceği de geçmişteki siyasi güçlerinden çok bugünkü kaynaklarını nasıl kullandıklarına bağlı.
İmzalanan anlaşmaların sayısı değil, savaşların önlenmesine, refaha ve hakların korunmasına sağladığı katkı belirleyici olacak.
Çünkü geçmişte birbirine yardım etmiş olmak dostluğun tarihini anlatır. Gelecekte birlikte ne başarılacağı ise o dostluğun değerini belirler.
Araştırmanın kaynakları
Tarih ve Türkiye-Pakistan ilişkileri
Atatürk Ansiklopedisi – Türkiye-Pakistan Dostluk Antlaşması, 1951
T.C. Dışişleri Bakanlığı – Türkiye-Pakistan Siyasi İlişkileri
T.C. Dışişleri Bakanlığı – Türkiye-Pakistan Ekonomik ve Ticari İlişkileri
Güney Asya ve güncel diplomasi
Birleşik Krallık Avam Kamarası Kütüphanesi – Keşmir ve Mayıs 2025 Gerilimi
T.C. Dışişleri Bakanlığı – Hindistan-Pakistan Gelişmeleri, 7 Mayıs 2025
T.C. Dışişleri Bakanlığı – Afganistan-Pakistan Görüşmeleri, 30 Ekim 2025
T.C. Dışişleri Bakanlığı – Mekke Anlaşması Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi, 31 Ağustos 2026
T.C. Dışişleri Bakanlığı – Mekke Savunma İttifakı Olağanüstü Komite Toplantısı, 5 Ekim 2026
T.C. Millî Savunma Bakanlığı – Bedir Mutabakat Zaptı, 21 Ekim 2026
Anadolu Ajansı – Mekke Anlaşması'nın TBMM Komisyonunda Kabulü, 27 Ekim 2026
Demografi, ekonomi ve insan hakları
Pew Research Center – Dünya Müslüman Nüfusu, 2025 Araştırması
SESRIC – İslam İşbirliği Teşkilatı Ekonomik Görünüm Raporu, 2025
Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı – Avrupa'da Müslümanlar ve Ayrımcılık, 2024
Savaşlar, göç ve insani krizler
Birleşmiş Milletler – Yemen 2026 İnsani İhtiyaçlar ve Müdahale Planı
Dünya Bankası – Pakistan 2022 Sel Felaketi ve Ekonomik Kayıplar
Araştırma ve son düzenleme: 28 Ekim 2026. İstatistikler kaynak kurumların belirtilen yıllara ait verilerine dayanmaktadır. Geleceğe ilişkin değerlendirmeler ve uygulanabilir iş birliği önerileri araştırmanın analiz bölümünü oluşturmaktadır.
Yazının tamamını dosya olarak aç
Not: Bu metin son düzenlenen dosya esas alınarak aktarılmıştır. Kaynak listesinin bulunması, tüm güncel iddiaların bu yanıtta yeniden ve bağımsız olarak doğrulandığı anlamına gelmez.


