
Üsküdar’dan Beylerbeyi’ne
Bu şehrin içinde kaç dünya var… Turgut Akça yazdı..
Bulutlu bir sonbahar günü, akşama gece, gündüze yetişiyor; ekinoks günlerini yaşıyoruz. Günü küçülterek geldik bugünlere, sonunda geceye eşitledik. Bundan böyle geceyi çoğaltacağız. Sonbahar resmen başladı bizim yarımkürede. Güneş sistemi içinde küçükçe olan, bizim koca dünyamız mukim olduğumuz yüzünü güneşten uzaklaştırıyor. Güneşe sırtımız dönüyoruz, nasipse nisana doğru ısınır sırtımız duvar diplerinde.
Kendime uygun bir sonbahar arıyorum, bugün Beylerbeyi’ne niyetlendim. Bu şehri ibadet eder gibi geziyorum, niyetsiz olmaz elbet.
Bakırköy’ün sakin bir mahallesinden Marmaray’a yürüyorum, Marmara’yı karşıya geçmek için. İki liseli kız bir duvarın dibinde ayak ayak üstüne atmış sigara içiyorlar. Önüm sıra yaşlıca bir adam yürüyor, çocukların dedesi yaşında. Kızların yanına varınca “Sizin sigara içtiğinizden annenizin babanızın haberi var mı?” diye sordu. Çocuklar biraz şaşkın, çok da istiflerini bozmadan “Var,” dedi biri. “Yazık,” deyip uzaklaşıyordu adam, ancak çocuklar kendi aralarında bir şeyler mırıldandılar. Sanırım “Sana ne?” anlamında bir şeyler. Adam geri döndü, ayaküstü anlatmaya, nasihat etmeye başladı; üslubu güzeldi, el kol hareketlerinden ve çocukların toparlanmalarından anladım bunu. Adam anlatırken çok dayanamadılar üzgün bir şekilde yavaşça sıyrılıp gittiler birbirlerine sokularak.
Evet, mahalle böyledir; insanı, büyük küçük herkesi terbiye eder. Aynı şeyi Aksaray Meydanı’nda yapamazsınız, yapsanız da tepkiler değişebilir. Ortam dediğimiz şeydir bu. Mahalle, semt, muhit önemli; bunu sırf bunun için anlattım zaten. Eskiden böyleydi, bir uygunsuzluk görüldüğünde uyarılırdınız. Zaman zaman üslup sorunu yaşansa da çevrede bir uyaranın olması iyidir.
Bu çocukların anne babaları ne düşünür bilmem; bunu kestirmek zor bugün ama ben olsam bu adama minnet duyardım. Son bir defa daha söylüyorum: Mahalle iyidir, mahalleyi kaybetmemek lazım, mahalleye sahip çıkmak lazım. Bunları düşünürken kendimi Üsküdar’da buldum. Üsküdar’ın ulu ruhlarına, Ali Haydar Haksal ağabeyime Fatiha okuyorum. Niyetim Beylerbeyi’ne kadar yürümek. Üsküdar’a varınca kısa yürüyüşüm meydandan Üryanizade Ahmet Esat Efendi Camii’ne kadar olur. Ancak Deniz Komutanlığının üstündeki tüneli yürümek istemiyorum. Kuzguncuk’u geçmişim bu arada, Üryanizade Camii’ndeyim. Nakkaştepe’nin alt tarafı, kimdir bu Baba Nakkaş? Asıl adı Muhammed b. Şeyh Bayezid olan 15. yüzyıl Osmanlı saray sanatçısı ve Nakkaşhâne’nin başında nakkaşbaşıdır; Özbek asıllıdır. Fatih Sultan Mehmed ve II. Bayezid dönemlerinde yaşamıştır. Padişahların yakın çevresinde yer alan güvenilir bir isim olduğu bilinmektedir.
Üryanizade Ahmet Esat Efendi Camii’nin karşısında Nakkaştepe Mezarlığı’nın girişinde Nakkaş Baba tabelasını görünce, “Bir mezarlık ziyareti iyi gelir ruhuma sabah sabah,” deyip merdivenlerden çıkıyorum. İlk Fatiha’yı Baba Nakkaş’a okuyorum; ardından selvi ağaçlarının altından mezarlığın içine doğru ilerliyorum. Yükseldikçe boğaz aşağılarda kalıyor, sesler azalıyor, iç seslerim çoğalıyor. Hepsi son vaazlarını verip gitmişler ama aslında her kabir bir vaaz kürsüsü. Hasan-ı Basrî Hazretleri’ne atfedilen bir söz var: “Ölüm en güzel nasihattir.” Oturup ölülerin nasihatlerini dinliyorum. Ölüler konuşuyor ama nasihatler dipdiri. Mezar taşlarında yazılanlara bakıyorum; tarifsiz acılar var.
Üryanizade Ahmet Esat Efendi Camii sahil boyu küçümen, bodur minaresiyle sevdiğim camilerdendir. Oturup bir süre caminin denizle tabiatla uyumunu seyrediyorum. Ecdat, tabiata saygısızlık etmeden nakış nakış işlemiş sahile camileri. Nakkaştepe’nin eteğindeyim, Baba Nakkaş’ın manevi huzurunda.
Otobüse biniyorum. Köprü trafiğine yakalanıyor, tünelde bir müddet kalıyoruz. Yürüsem tüneli çoktan geçerdim. Trafik gevşiyor. Niyetime sadık kalıyor, Beylerbeyi durağında iniyorum. Bugün kalbime iyilik yapacağım, ayaklarıma acımayacağım.
“Beylerbeyi, 19. yüzyıl Bostancıbaşı Defterleri’nden de anlaşılacağı gibi, Osmanlı devlet ricâlinin, saraya yakın zengin ve nüfuzlu kimselerin sahilsaray ve köşklerinin bulunduğu, seçkin bir Boğaz semtidir. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra semte giderek daha fazla köşk, yalı, iç taraflara ahşap evler yapılmış, nüfus artmıştır.” Bu bir Google bilgisidir. Bostancıbaşı ismi çokça geçiyor buralarda, buralar bostandı besbelli. Devlet ricali ve saraya yakın nüfuzlu kimseler, kural pek değişmiyor demek ki.
Durağın karşısında Beylerbeyi Parkı’ndayım, rüzgârla karışık yağmur damlaları yüzüme çarpıyor. Çınar ağaçlarından düşen yapraklar bir süre kendilerine yer arıyorlar inmek için. Deniz, altı harlanmış pekmez tavası gibi kaynıyor. Karadeniz’den çıkan gemiler denizi yara yara geliyorlar, kara bulutlar Boğaz’ın üzerine çömeliyorlar.
Parkın karşısında Abdullah Ağa Camii’ne geçiyorum. Abdullah Ağa Camii Beybostanı Sokak’ta 1581’de III. Murat’ın bostancıbaşı olan Abdullah Ağa tarafından yaptırılmış. Yanında bir de sıbyan mektebi var. Cami mektepten ayrı düşünülmemiş.
Cami avlusunda bir süre oturuyorum. Oturup kalmamalıyım, yol boyu yürürken bulduğum her sokağa sapıp bir süre ilerliyorum içerilere doğru. İçerilere doğru yürüdükçe eski metruk evler, bakımı yapılmış eski ahşap evler karşılıyor. Eskinin izleri halen var ama silinmek üzere.
Sahilden Çamlıca’ya çıkan Çamlıca Caddesi’nden ilerliyorum, ilkin I. Abdülhamit Çeşmesi’ni selamlıyorum. Suyu akmasa da ayakta sokağı selamlıyor. Bu cadde üzerinde eski metruk evler, bakımı yapılmış, eski hikâyesini sürdüren evlerden haylice var. Küplüce’ye doğru çıkıyorum, neredeyse Çamlıca’ya varacaktım. Tekrar iniyorum, yalı boyunca ilerliyorum. Hamid-i Evvel Camii, bu yakada Üsküdar meydanındaki camilerin dışında en heybetli cami diyebilirim. Denize sıfır konumunda; karşıda Ortaköy, Ortaköy Büyük Mecidiye Camisi’yle selamlaşıyorlar. Önünde birkaç balıkçı balık tutmaya çalışıyor, oltalarını attıkları gibi akıntı alıp götürüyor. Yanında küçük tekne barınağı, karşısında küçük iskele; ne kadar uyumlu. Bu şehrin iskelelerini de oturup yazmak lazım. Oturup yazılmaz elbet, gezip yazmak lazım. Bir kedi iskelenin önündeki İstanbulkart dolum cihazının üzerinde kıvrılmış uyuyor kimseye aldırmadan. Herkese aldıracaksa işi var bu şehirde hayvanın. Akşam dönerken Marmaray turnikelerinde bir tekir kediyle simsiyah bir kedi, gözlerini kamera gibi dikmiş turnikeleri kontrol ediyorlardı. Kediler turnikeleri kontrol ediyorlarsa yaz bitmiş, geçişler yoğunlaşmış demektir. İskele önünde iki koca çınar, kavruk yaprakları süzülerek iniyor yere. Yalı Caddesi üzerinde her bir sokak ayrı şirin. Şakayık Sokak’tan denize kadar gidiyorum, kimsecikler yok ortalıkta, oysa cadde vızır vızır işliyor. Şakayık Sokak ne güzel bir isim. Şakayık çiçeğini ilkin Adapazarı Karagöl Yaylası’nda görmüştüm. Hikâyesini sanırım Seyahat Defteri kitabımızda kayda almıştım. Bu şehirde çoğu sokak isminin hikayesi var. Sokak isimlerinden şehrin hikâyesini okumak mümkün.
Bugün ayaklarıma acımıyorum, ilerliyorum kalbim bayram ediyor. Kaptan-ı Derya Seyit Ali Paşa Sokak’tayım, sanırım Çengelköy’e vardım. Hacı Ömer Efendi Camii, ne güzel bir cami sokağın başında, ne kadar güzel, bodur bir minaresi var. Sokağın sonuna kadar gidiyorum sokak çıkmıyor. Olsun, çıkmayan candan ümit kesilmez. Duvarın ardında Sadullah Paşa Yalısı var, Sütiş tarafından işletilen Bostancıbaşı Abdullah Ağa Yalısı onun yanında. Ağalar paşalar böyle sahil boyunca yerleşince sahil yalıların ardında kalmış. İyi ki yerleşmişler, iyi ki bu güzel küçümen camileri yapmışlar tabii peyzajı bozmadan küçük küçük diyorum içimden, yoksa buralara apartmanlar dikilirdi diye düşünüyorum. Çarşı arastada gezerken bir imparatorluğun kuruluşuna şahitlik eden ulu çınarın kolları arasında buluyorum kendimi. Kendimi bulacağım bir yer buldum sonunda. Hava çiseliyor, sundurmanın altında bir masaya atıyorum kendimi. Deniz tarafı kalabalık, sırtımı denize, yüzümü ulu çınara ve Hamdullah Paşa Camii’ne dönüyorum. Yapılan bilimsel incelemeler ve rivayetlere göre bu çınar Osmanlı’nın kuruluşuna şahitlik etmiş, kökü Anadolu’da, neredeyse bir ağacın kökü kadar kalın bir kolunu Rumeli’ye, Balkanlar’a uzatmış. 2001’de yaşını 780 olarak hesaplamışlar. 800’ü devirmiş, nice yaşların olsun ey ulu çınar! Hey gönül, bir çınar ağacının ömrü bile bir imparatorluğun ömründen daha uzun; neyin hesabını yapıyorsun sen? Ula çayları ardı ardına.
Yaz, dostum
Altı üstü beş metrelik bez için
Yaz, dostum
Boşa geçmiş ömre yaşam denir mi?
Yaz tahtaya bir daha
Tut defteri, kitabı
Sarı çizmeli Mehmet Ağa
Bir gün öder hesabı
Bu satırları o ulu çınarın kolları arasında yazıyorum, şıpır şıpır yağıyor yağmur, ulu çınardan kopan kavruk yapraklar düşüyor önüme. En az 800 kez döküldü bu yapraklar, yeniden doğdu her ilkbaharda. Bu yaprakların dökülüşüne şahit olan kaç nesil toprağın altında şimdi. İnsan bir yaprak misali, ilkbaharı, sonbaharı…
Dalmış gitmişim, tıngırtıyla uyandım, garson boşları topluyor, çok boş kalmamak lazım. Toparlandım hesabımı ödeyeceğim, “Masa numaranız kaç?” dedi delikanlı kasiyer. Dünya böyle bir yer dostlar, bir numaradan ibaretsin, lokantaya gidiyorsun bilmem kaç numaralı masa oluyorsun, uçak, tren, otobüs gibi bir ulaşım aracına biniyorsun bilmem kaç numaralı yolcu oluyorsun, tabuta biniyorsun, mevta oluyorsun. Yolcusun işte, gidiyorsun. İsmin cismin yok. Neyse, 283 numaralı masaymışım, burada oturan ben değil, 283 numaralı masaymış. Doğru, ben gidiyorum o masa orada, o çınarın kalın kaslı kolları arasından geçen nice insan yok, koca bir imparatorluk yok. Hesabım görülüyor; çay 70 lira, olsun; çınar 800 yaşında.
Hızımı alamamış olmalıyım ki çiseye aldırış etmeden Kuleli’ye kadar yürüyorum. Kuleli’nin kuleleriyle Kuleli Kaymak Mustafa Paşa Camii’nin minaresi nasıl güzel bir kompozisyon oluşturuyor.
Kuleli’de Kuleli Caddesi üzerinde bulunan Kuleli Kaymak Mustafa Paşa Camii, Sultan III. Ahmet döneminde 1720 yılında Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın damadı, kaptanıderyalık yapmış olan Nişancı Mustafa Paşa tarafından yaptırılmıştır. Damat İbrahim Paşa’ya, damadı Damat Mustafa Paşa’ya şükranla; ruhlarına Fatiha. İyi ki bu güzel camileri yaptırmışlar buralara. Ama adama neden Kaymak Mustafa Paşa demişler bilmiyorum.
Ezanlar, martı çığlıkları, gemi düdükleri birbirine karışıyor. Genç bir imam mihraba geçiyor, yaşlı bir cemaat kamet getiriyor cırtlak cırtlak. 18.000 adım atmışım. Adımlarımızı bile sayıyorlar; her şey sayıyla arkadaş, rakamlara boğulduk. O eski güzel cümlelerinden bir güzel cümle kur bana ey şehir. Otobüse binip dönüyorum, ikindide Şişli’de, Osmanbey’de olacağım. Beylerbeyi ve Osmanbey aynı şehir, farklı iki dünya. Bu şehrin içinde kaç dünya var…


