Siyaset - Gündem

Batmayan Ama Limana da Varamayan Gemi

"Devlet aklı yalnızca batmamayı başarmak değildir. Nereye varacağını da bilmektir." Mahir Saye yazdı..

2 Kasım 20265 dk okuma

İdare-i maslahat, bazen devleti krizden çıkaran makul bir ihtiyat; bazen de çözülemeyen sorunları gelecek kuşaklara bırakan örgütlü bir erteleme biçimidir. Bu ikisini birbirinden ayırmak ise sanıldığı kadar kolay değildir.

 “İdare-i maslahat” ilk bakışta pek masum bir terkiptir: İşleri şartlara göre yürütmek, dengeleri gözetmek, mümkün olanla yetinmek…

Ne var ki bizim siyasi lügatimizde zamanla başka bir anlam kazandı: Sorunu çözmek yerine büyümesini önlemek, karar almak yerine dengeleri kollamak, ameliyat yerine ağrı kesici vermek…

İdare-i maslahatçının temel ilkesi bellidir:

Bugün masayı devirmeyelim de yarının ne getireceğine sonra bakarız.

Bu tutum her zaman korkaklık değildir. Devlet yönetimi yalnızca cesaret değil; zamanlama, ölçü ve risk hesabı da ister. Fakat geçici tedbir süreklilik kazandığında ihtiyat, bir yönetim erdemi olmaktan çıkar; kurumsal atalete dönüşür.

Gemi batmaz ama hiçbir limana da varamaz.

Prut’ta kaçırılan neydi?

1711 Prut Seferi, bu zihniyet tartışmasının en bilinen örneklerinden biridir.

Baltacı Mehmed Paşa’nın ordusu, Çar I. Petro’nun kuvvetlerini zor durumda bıraktı. Ardından yapılan antlaşmayla Azak Osmanlı’ya bırakıldı ve Rusya bazı tahkimatlarını yıkmayı kabul etti.

Popüler anlatıya göre Baltacı, Rus ordusunu tamamen yok edebilecekken tereddüt etmiş ve büyük bir tarihî fırsatı kaçırmıştır. Fakat tarih, sonradan anlatıldığı kadar sade değildir.

Yeniçerilerin durumu, ordunun ikmal imkânları, Rusların son bir saldırıda verebileceği kayıplar ve sunulan barış şartlarının Osmanlı hedeflerinin önemli bir bölümünü karşılaması, karar üzerinde etkili olmuş olabilir. Antlaşmanın uygulanmasında yaşanan sorunlar ve Baltacı’nın daha sonra görevden alınması ise “kaçırılmış zafer” anlatısını kuvvetlendirmiştir.

Bu nedenle Prut’u yalnızca “korkak bir sadrazamın heba ettiği kesin zafer” diye anlatmak, sonuçtan geriye doğru verilmiş fazla rahat bir hükümdür. Yine de Prut bize önemli bir soru bırakır:

İhtiyat nerede biter, fırsat korkusu nerede başlar?

İdare-i maslahatın anatomisi, tam da bu belirsizlikte saklıdır.

Eski binayı onarmak mı, yenisini kurmak mı?

Millî Mücadele’nin siyasi mantığı, mevcut düzeni biraz daha yaşatmaya değil, egemenliğin kaynağını değiştirmeye dayanıyordu.

Mustafa Kemal’in Nutuk’un başında vardığı sonuç açıktı: Çökmüş yapı içerisinde yeni bir ara formül aramak değil, millî egemenliğe dayanan bağımsız bir Türk devleti kurmak…

Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet’in ilanı ve hukuk düzeninin yeniden kurulması, birer “durumu idare etme” girişimi değildi. Bunlar, rejimin temelini değiştiren kararlardı. Atatürk Araştırma Merkezi’nin aktardığı Nutuk bölümünde de çözüm; anlamını kaybetmiş eski kurumları sürdürmekte değil, “millî egemenliğe dayanan, kayıtsız ve şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak”ta bulunuyordu.

Ancak burada önemli bir ayrım var:

Devrimcilik, her kararı düşünmeden ve zamansız almak değildir.

Atatürk’ün siyasi pratiğinde köklü hedeflerle dikkatli zamanlama yan yana yürür. Ona atfedilen konuşma ve hatıralarda “her şeyin sırasında ve zamanında yapılması” düşüncesinin vurgulanması boşuna değildir.

Öyleyse idare-i maslahatın karşıtı düşüncesiz acelecilik değil; yönü, hedefi ve takvimi olan kararlılıktır.

Borcu çözmek yerine vadesini değiştirmek

Maliye tarihimizde de benzer bir alışkanlık görülür.

İltizam, vergi toplama hakkının belirli bir bedel karşılığında kişilere bırakılmasıydı. Devlet bu yöntemle kısa vadede peşin gelir elde ediyordu. Fakat sistem, uzun vadede vergi adaleti, denetim ve yerel güç odakları bakımından ciddi sorunlar üretiyordu.

Elbette Osmanlı’nın 19. yüzyıldaki borç krizini yalnızca iltizama veya Galata bankerlerine bağlamak doğru değildir. Savaş giderleri, düşük vergi kapasitesi, dış ticaret dengeleri, kurumsal zayıflıklar ve pahalı borçlanma birlikte rol oynadı.

Fakat temel refleks tanıdıktı:

Gelir yapısını kalıcı biçimde düzeltmek yerine, yaklaşan ödemeyi yeni bir kaynakla karşılamak…

1875’te Osmanlı Devleti borç ödemelerini kısmen durdurdu. Bu karar, bir sabah ansızın ortaya çıkan bir talihsizlik değildi. Yıllarca çevrilen mali sorunların vadesi gelmişti. Nitekim 1875 temerrüdü, akademik literatürde de uluslararası borç ilişkileri ve sonraki siyasi gelişmeler açısından önemli bir kırılma olarak ele alınır.

İdare-i maslahatın ekonomi dilindeki karşılığı bazen tek cümledir:

Borcu çözmeyiz, vadesini değiştiririz.

Pansuman da bazen gereklidir

Seçim ekonomileri, vergi afları, borç yapılandırmaları ve kamu destekli kredi genişlemeleri de bugün aynı kavramın çevresinde tartışılıyor.

Fakat her geçici araç kötü değildir.

Kriz anında kredi kanallarının açık tutulması; işletmelerin, üretimin ve istihdamın korunması için gerekli olabilir. Kredi Garanti Fonu da teminat yetersizliği yaşayan işletmelerin finansmana ulaşmasını kolaylaştıran meşru bir araçtır.

KGF’nin 2017 faaliyet raporuna göre, 2010–2017 dönemindeki Hazine destekli kefaletlerin yüzde 96’sı yalnızca 2017’de kullandırıldı; kefaletle sağlanan kredi hacmi 218 milyar liraya ulaştı.

Mesele, aracın varlığı değil; ona yüklenen görevdir.

Kredi garantisi; verimlilik, hukuk güvenliği, eğitim, vergi ve üretim reformlarının yerini almaya başladığında tedavi olmaktan çıkar, erteleme mekanizmasına dönüşür.

Vergi affı için de aynı ayrım geçerlidir. Olağanüstü bir dönemde sınırlı bir yapılandırma ekonomiye nefes aldırabilir. Fakat aflar düzenli aralıklarla tekrarlanırsa borcunu zamanında ödeyen cezalandırılır; “Nasıl olsa yeniden af çıkar.” beklentisi kurumsallaşır.

Geçici tedbirin günahı, geçici olması değildir.

Kalıcı çözüm kılığına sokulmasıdır.

Aman tadımız kaçmasın

İdare-i maslahat yalnızca sarayda, Meclis’te veya banka bilançolarında yaşamaz. Ailede, mahallede, okulda ve işyerinde de karşımıza çıkar.

Bir haksızlık yaşandığında “Kol kırılır, yen içinde kalır.” denir. Liyakati tartışmalı bir yönetici görevden alınmaz; gözden uzak bir makama kaydırılır. Soruşturma sonuçlandırılmaz; zamana bırakılır. Taraflar adalet temelinde uzlaştırılmaz; yalnızca el sıkıştırılıp fotoğrafları çekilir.

Toplumsal huzur adına yapılan bu müdahaleler, kimi zaman kavgayı gerçekten durdurabilir. Fakat hakkı teslim etmeden sağlanan sükûnet, barış değil sessizliktir.

Bastırılan sorun çözülmez; daha uygun bir zamanda yeniden ortaya çıkmak üzere bekler.

Muhtarın, aile büyüğünün veya kanaat önderinin arabuluculuğu da kendiliğinden kötü değildir. Onu idare-i maslahatçılığa dönüştüren şey, uzlaşının adaletin önüne geçirilmesidir.

Artık dümeni çevirmek gerek

Türkiye’nin meselesi, her krizde en sert kararı almak değildir. Asıl mesele, geçici müdahale ile kalıcı çözüm arasındaki farkı unutmamaktır.

İdare-i maslahat, fırtınada gemiyi ayakta tutabilir. Bunun küçümsenecek bir tarafı yoktur. Fakat kaptan bütün ömrünü güverteden su boşaltmakla geçiriyor, hiç rota çizmiyor ve limanı sürekli bir sonraki sefere bırakıyorsa ortada artık maharet değil, alışkanlık vardır.

Devlet aklı yalnızca batmamayı başarmak değildir.

Nereye varacağını da bilmektir.

Bunları da okuyabilirsin

Tüm yazılar
Siyaset - Gündem
Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan2 Kasım 20262 dk okuma

İnsan Onuru — Sınıf Mücadelesinin Yerine Değil, İçine

Siyaset - Gündem
Mahir Saye30 Ekim 20263 dk okuma

13 Günde Bir Müdür mü?

Siyaset - Gündem
Bayram Ali Akyüz27 Ekim 20265 dk okuma

Orda Dur Ali Bey!